4.01.2011

KORKUYORUM !


Korkuyorum; doğdum, yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yaşlanmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; her an kötü bir haber almaktan korkuyorum.
Korkuyorum; her an kötü bir olay yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yanlış ifadeler kullanmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; düzeltilmesi zor ya da imkânsız potlar kırmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birilerinin kalbini kırmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; çevreme zararlı olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; suçlanmaktan, parmakla gösterilmekten korkuyorum.
Korkuyorum; herkes tarafından terk edilmekten korkuyorum.
Korkuyorum; Hakk’a layık olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; halka layık ve faydalı olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; bana güvenenleri hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kötü örnek olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; duyularımın zamanla zayıflamasından korkuyorum.
Korkuyorum; azalarımı kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; kalıcı sakatlıklardan korkuyorum.
Korkuyorum; yapayalnız, biçare kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; asıl yalnızlık olan Rab’den uzak kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; asi olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; ani asabiyet yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; aklımı kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; aşırı unutmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; pişman olacak işler yapmaktan ve pişman olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birilerinden saklanmak zorunda kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; geçim kaynaklarımızın kurumasından korkuyorum.
Korkuyorum; aç kalmaktan, susuz kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; enayi yerine konmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; atılıp itilmekten, satılmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; yaralanmaktan, öldürülmekten korkuyorum.
Korkuyorum; nefsime yenik düşmekten korkuyorum.
Korkuyorum; suda boğulmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; nefessiz kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; Yaradan’a, kendime, aileme ve büyüklerime karşı görevlerimi ifa edememekten korkuyorum.
Korkuyorum; Yaradan’ın rızasını kazanamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; birkaç kişi bile olsa birilerinin gönlünde yer alamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; başarılı olamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; namerde muhtaç olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; depremden, selden, afetlerden korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum.
Korkuyorum; hayal kurma yeteneğimin kaybolmasından korkuyorum.
Korkuyorum; uyuyup uyanamamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kabus görmekten korkuyorum.
Korkuyorum; geçmiş zamanı özlemekten korkuyorum.
Korkuyorum; bir şeylerin hayatımda bağımlılık oluşturmasından korkuyorum.
Korkuyorum; acıdıklarımın konumuna, hatta daha kötü konumlara düşerek acınacak hale gelmekten korkuyorum.
Korkuyorum; Yaratıcıya olması gerektiği şekilde dua edememekten korkuyorum.
Korkuyorum; yüksekten korkuyorum.
Korkuyorum; ulu dağlar başında yalnız kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; kurda, kuşa yem olmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; zindandan, kuyudan, hücreden korkuyorum.
Korkuyorum; yılandan, böcekten korkuyorum.
Korkuyorum; geceden, karanlıktan korkuyorum.
Korkuyorum; yarın onun gibi olacağımı bildiğim halde ölüden korkuyorum.
Korkuyorum; yarın oraya gireceğimi bildiğim halde mezarlıktan korkuyorum.
Korkuyorum; girdaptan ve çıkan sesten korkuyorum.
Korkuyorum; kaza, bela yaşamaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerimin kaza geçirmesinden korkuyorum.
Korkuyorum; Hakk’a hasret kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevdiklerime hasret kalmaktan korkuyorum.
Korkuyorum; sevememekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevip sevilmemekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevinememekten, üzülmekten korkuyorum.
Korkuyorum; sevindirememekten, üzmekten korkuyorum.
Korkuyorum; ölmekten korkuyorum.
Korkuyorum; her an kıyametin kopmasından korkuyorum.
Korkuyorum; korkmaktan korkuyorum! 

27.10.2010

EDEB YÂ HÛ!


            Güzel ahlak, saygı, terbiye, hayâ, nezaket ya da daha geniş tarifiyle ruhun dine riayet eder yönde olması anlamlarına gelen Edeb, İslam’ın ve İslam Peygamberinin gönderilme gayesini teşkil eder. Resulullah (SAV) bir hadisinde “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır.
        

            Bir hadislerinde “Beni Rabbim edeblendirdi, ne güzel terbiye etti” buyuran Peygamber Efendimiz (SAV), müeddibinin Allah (CC) olması sebebiyle edebin zirve noktasındadır. Bu durum Yüce Allah (CC) tarafından Kur’an-ı Kerim’de de “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır. (Ahzab–21)” şeklinde ifade edilmektedir. Hz. Aişe (RA) validemize “Resulullah (SAV)’in ahlakı nasıldı” diye sorulduğunda “Siz Kur’an okumuyor musunuz, O’nun ahlakı Kur’an’dı” buyurmuşlardır.


            Yüce İslam’ın ilk emri ilim öğrenmek olmasına rağmen, gönderilmesindeki gayenin “Ahlakı tamamlamak” olması, edebi ilimden önce gerekli kılar. Bu husus Yunus Emre’nin,

            “İlim meclislerinde aradım, kıldım talep,
            İlim geride kaldı, illa edeb, illa edeb.”

dizelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Yani edeb, ilimden de önce, manevi olgunluğun ilk şartını oluşturmaktadır. Yirmi sene boyunca İmam Malik Hazretleri’nin yanında bulunan Abdurrahman bin Kasım’ın, “Bu sürenin 18 senesini edeb, iki senesini de ilim öğrenmekle geçirdim; keşke hepsini Edeb öğrenmekle geçirseydim” sözleri çok düşündürücüdür. Anonim bir beyitte ise,

            “Edeb; ehl-i ilimden hâli olmaz,
            Edebsiz ilim okuyan, âlim olmaz.”

buyrulmakla, ilim inşası için edeb zeminine ihtiyaç bulunduğu anlaşılır.

            Hadis-i Şerif’te “Hiç bir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz” buyrulması ve yine başka bir hadiste “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” buyruluyor olması maddi-manevi tüm değerler içerisinde en değerli olan ve her şeyden önce gelenin, ahlak yani edeb olduğunu gösterir. Tâbiînden Abdülmelik b. Ebû Süleyman (R.A.), bir gün meclisinde bulunanlara “Hiçbir güç sahibinin zorla elinizden alamayacağı şeyi kazanmaya çalışınız” demiş, “O nedir?” diye sorduklarında ise “Edep” cevabını vermişlerdir. 

            Edeb adeta ruhun örtüsü gibidir. Bir anonim beyitte,

            “Edebtir kişinin daim libası,
            Edebsiz insan üryana benzer”

buyrulurken bir başka beyitte ise,

            “Edeb bir tâc imiş nûr-î Hûda’ dan,
            Giy ol tâcı, emin ol her belâdan”

denilmekle edebin manevi koruyuculuk yönüne işaret edilmektedir.

            Edebin temel kaynağı olan Allah (CC) kelâmı Kur’an-ı Kerim, beyan ettiği esasların yanı sıra, “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, anlamaz mısınız?” gibi ifadelerle de onu okuyanı tefekkür âlemine sevk etmektedir. Çünkü tefekkür âlemi, edebin inceliklerini kazandırmasının yanı sıra, insanın diğer canlılardan üstün olan düşünebilme melekesini de ortaya koyar. Hadis-i Şerif’te, manevi âlemle ilgili bir saat düşünmenin 70 yıl nafile ibadetten hayırlı olduğunun bildiriliyor olması, düşünmenin ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Düşünmenin kıymetli olması, düşünenin de kıymetli olmasını sağlar. Bu itibarla tefekkür âleminde önemli derecelere ulaşmış olan Hz. Mevlâna gibi mânevi fikir adamlarına da “Düşünür” ünvanı verilmiş ve bu değerli şahsiyetler toplumların manevi önderleri olarak kabul ve değer görmüşlerdir.

            Bilhassa geçmişteki insanlar, ince düşünceleri sonucunda çok edebli söz ve davranışlar ortaya koyabilmişlerdir. Küfürlü ifadeler yerine dua ya da teselli içeren ifadeler kullanmak, kapıdan çıkarken arkasını dönmeyip geri geri çıkmak, gezerken yere yumuşak basıp ses çıkarmamaya çalışmak, söz kesmemek, sofrada önünden yemek, fısıltıyla ya da gizli konuşmalar yapmamak, büyük gelince ayağa kalkmak, misafire büyük hürmet göstermek, yiyeceğin kalitelisini ikram edip geri kalanla yetinmek, kimsenin karşısında yüz asmamak, kaba konuşmamak, yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmek, kimseyi küçümsememek, kalp kırmamak, kapıdan yolcu edilen uzaklaşmadan kapıyı kapatmamak, kapı ve pencereleri çarpmadan yavaş ve saygılı bir şekilde kapatmak, çıkarılan elbise ve ayakkabıları düzenli bırakmak, konuşulan şahsın yüzüne bakmak, şahsî üzüntü ve sıkıntıları başkalarına yansıtmamak, başkalarının sahip olamadığı iyi durum ve nesnelerden onların yanında bahsetmemek, bir camia içerisinde daha huzurlu mekânları diğer kişilere tahsis etmek, hayvanlara şefkat ve merhamet ile davranmak, her türlü nesne ve gereçlere nazik davranmak, bitki ve çiçeklere canlılarmış gibi sevgi ve özenle davranmak, insanları üzecek şakalardan kaçınmak, yan yana geçilemeyecek yerlerde geçiş önceliğini yanındakine bırakmak, şahsen sahip olunan her türlü iyi imkân ve şartları en az bu ölçüde olmak üzere misafirlere de sağlamak gibi davranışlar bunlardan yalnızca bazılarıdır.

            Ancak tüm bu ve benzeri edebli davranışlardan da önde ve üstte olan bir düşünce ve davranış vardır ki bu davranış edebin zirvesini teşkil eder. İşte bu düşünce ve davranış, Yüceler Yücesi, Sultanlar Sultanı, kâinatın tek sahibi ve hâkimi, ezelden ebede bâki kalacak tek varlık, hiçbir şeye benzemeyen ve muhtaç olmayan, her şeyi görüp duyan ve bilen, her şeye gücü yeten ve her an bir şeyler yaratmaya devam eden Yüce Allah’ın, her ama her an huzurunda bulunulmakta olduğunun bilincinde olarak tüm söz, düşünce ve davranışları buna göre gerçekleştirmektir. Diğer bir deyişle Yüce Allah (CC)’ı görürcesine ve mümkün olduğunca O’na layık hareket etmek, O’nun görmekte ve izlemekte olduğunu hiçbir zaman unutmamaktır. Edebin bu zirve noktası, “Allah(CC)’ın huzurunda edeb gerekir” anlamında “Edeb Yâ Hû” tabiriyle günümüze kadar ifade edile gelmiştir. Allah (CC)’ın mevcut durumu görmekte olduğu hatırlatılarak insanların edebe yönelmesini sağlamak maksadıyla “Edeb Yâ Hû” ifadesi çoğu yerde yazılı olarak da bulundurulmaktadır.

            Büyük düşünür Hz. Mevlana, “Güzellik Mevlâ’nın lûtfudur, nurunun yansımasıdır; edeb ise kişinin gönül aynasıdır” der. Bu tarif gösterir ki, bir kişinin edebinin seviyesi, Yüce Allah (CC)’ın o kişi üzerindeki tecelliyatının derecesini gösterir. Resûlullah (SAV)’den sonra Evliyaullah’da görülen yüksek tecelliyat dereceleri, bu velilerden bir kısmını, Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi “En-el Hakk (Ben Allah’ım)” diyebilecek derecede manevi sarhoşluğa sürükleyebilmiştir.

            Gönül aynalarımızın daima parlak olması ve Yüce Kur’an’ın doğrultusunda, Resûlullah (SAV)’in edebiyle edeblenebilmemiz temennilerimle… 

5.10.2010

GÜNEŞ VE RÜZGÂR


            Einstein tarafından ortaya konan E=mc2 formülü, kâinatta hayal dahi edilemeyecek büyüklükte bir enerjinin mevcut olduğunu gözler önüne sermektedir. Ancak teknolojik gelişmişliğiyle övünedurduğumuz çağımızda dahi bu enerjinin son derece az bir kısmını kullanabilmekteyiz. Hemen her konuda olduğu gibi enerji konusunda da taleplerin sınırsız, kullanılabilen kaynakların ise sınırlı olması, bizleri bu kaynakları verimli kullanmaya ya da diğer bir deyişle daha az kaynak ve enerjiyle daha çok iş yapabilmeye sevk etmektedir. Zaten tüm mühendislik alanlarının temelinde de bu mantık mevcuttur. Yani mühendislik sadece yeni teknolojik imkânlar tasarlamak değil, daha az enerjiyle daha fazla iş yapabilen ve enerjinin tümünü faydalanılacak işe dönüştürerek mümkün olan en yüksek verimle çalışabilen tasarımlar ortaya koyabilmektir. Daha az enerjiyle daha çok iş başarmaya çalışan tüm teknolojik ilimlerin ortak bir amacı da hiç şüphesiz, mevcut olmasına rağmen kullanılamayan enerji kaynaklarını kullanılabilir hale getirmektir ya da böyle olmalıdır.

            Kâinatta mevcut olan enerjinin neredeyse tamamına yakın bir kısmının kullanılamıyor olmasının elbette ki çok geçerli sebepleri vardır. Bu sebeplerden bir kısmı; gök cisimlerinden dünyaya henüz enerji aktarılamaması, dünyadaki su kaynaklarının hızla azalması ve bu sebeple suyun daha çok hayatın idamesi için kullanılır hale gelmiş olması, yer altı kaynaklarını araştırma ve bu kaynaklara ulaşma imkânlarının hâlâ daha çok kısıtlı olması şeklinde sayılabilir.

            Belirtilen bu engelleri aşabilmek tabi ki kolay değildir. Ancak kâinatta iki enerji çeşidi vardır ki bu enerji kaynaklarına ulaşabilmenin hiç ama hiçbir engeli yoktur. Hatta kâinatın kuruluşundan beri bu enerjiler insanların saçlarını okşamakta, gözlerinin nuru olmaktadır. Fakat maalesef teknoloji çağı diye de anılan günümüzde dahi bu güzide enerji kaynaklarına, yani Rüzgâr ve Güneş enerjisi kaynaklarına yeterince özen gösterilmemektedir. Söz konusu enerjiler, her gün tüm kâinata yayılmalarına ve bu kaynaklardan faydalanabilmenin teknik yöntemleri biliniyor olmasına rağmen, bu büyük enerjiler, yeterince değerlendirilememeleri sebebiyle, heba olup, zayi olup gitmekteler.

            Rüzgâr enerjisi ve güneş ya da daha doğru bir ifadeyle ışık enerjisi kaynaklarına ulaşmanın, bir gayret gerektirmemesinin yanı sıra bu enerji kaynaklarının hiçbir atık madde sorunu ve çevreye zararlı etkisi de bulunmamaktadır. Işık ve rüzgâr enerjilerinin kullanılabilir hale gelmesi için gerekli olan tesislerin, zaman içerisinde tabiat şartları sebebiyle maruz kaldıkları yıpranmaların haricinde bir bakım gereksinimleri de kısa vadede neredeyse yok gibidir. Kurulacak uygun düzeneklerle bu iki enerji kaynağı beraberce de depolanabilmekte, böylelikle birbirlerini destekler tarzda çok daha tasarruflu ve verimli sonuçlar oluşturulabilmektedir. Rüzgâr ve ışık enerjilerinin, kurulan düzeneklerle ilk etapta elektrik enerjisine dönüştürülebilmesi, daha sonra gerekecek olan enerji dönüşümü işlemlerini daha da kolaylaştırmaktadır. Yakın zamana kadar, ancak hesap makinesi, oyuncak gibi cihazların enerjilerini karşılayabilen ışık enerjisi düzenekleri, son zamanlarda hayli geliştirilmiş ve artık geniş çaplı olarak tesis edilmeleri şartıyla yerleşim bölgelerinin enerji ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilir hale gelebilmiştir. Yeryüzündeki dağ ve tepe gibi coğrafi yer şekillerinin özellikle yüksek kesimlerine kurulması gereken rüzgâr ve ışık enerjisi tesislerinin kurulması aşamasında bu yüksek arazı bölgelerinin genellikle sahipsiz boş arazilerden ibaret olması, arazi mülkiyeti gibi sorunların yaşanma ihtimalini de ortadan kaldırır. Bunun yanı sıra bu iki enerji kaynağının kullanılabilmesi aşamasında kurulması gereken tesislerin verimli çalışmaları için benzer coğrafi bölgelere kurulmayı gerektiriyor olmaları, bu enerjilerin birlikte depolanmaları aşamasında çok önemli bir avantajdır. Işık ve rüzgâr enerjisi kullanımı için daha başka avantajlar da sayılabilir.

            Bunca avantaj sunan bu iki enerjinin kullanımını yaygınlaştırmak, teknik insanlar için bir araştırma-geliştirme görevi teşkil etmesinin yanı sıra, devletler için de bir enerji politikası konusu oluşturmalıdır. Güneş ve rüzgâr enerjisi tekniği üzerine yapılmakta olan araştırma ve geliştirme çalışmalarının yanı sıra, tüm teknolojik araştırma, geliştirme ve benzeri çalışmalar, izlenecek devlet politikaları ile gerek maddi, gerek manevi açıdan, mutlaka olması gereken ölçüde desteklenmelidir. Kitlesel büyük çaplı enerji ihtiyaçları içinse, bölgesel güneş ve rüzgâr enerjisi santralleri, devlet aracılığıyla kurulmalı ya da kurdurulmalıdır.

            Enerji dolu güzel günler dileğiyle…  

26.05.2010

YA TUTARSA EĞİTİMİ


Bir Japon’dan, Japonlarla Türkleri kıyaslaması istenir. Çok kısaca şöyle kıyaslar: “Japon önce düşünür sonra koşar, Türk ise önce koşar sonra düşünür.”

Gerçekten hemen her işimiz deneme-yanılma yöntemiyle yürümekte.  Etüt, plan, proje gibi faaliyetler bizim için adeta önemsiz şeyler. Böyle olması ferdi konularda çok önemli gözükmüyor belki. Ancak devletin sistem ve organlarının işleyişinde de deneme-yanılma yönteminin kullanılması, nesillerin felç olmasına sebep oluyor.

Özellikle de her şeyin başında yer alan Eğitim Sistemimizin, ilmi araştırmaları adeta ayaklar altına alarak deneme-yanılma yoluyla yürütülüyor olması, bireylerin tüm kapasitelerini daha çocukluk çağında yerlere seriyor. Milli Eğitimin araştırmadan, incelemeden, düşünmeden, planlamadan ve istatistik yapmadan her yıl enteresan sürprizlerle öğrencilerin karşısına çıkıyor olması, öğrenciler için hangi okuldan nasıl mezun oldukları hususunu önemsiz hale getirmekte, bunun yerine hangi dönemde ve eğitim sisteminin hangi denemesi esnasında öğrenci oldukları önem arz eder olmaktadır. Artık öğrenci kitleleri; şanslı dönem öğrencileri, katsayı mağdurları, iki sınavlı sistem öğrencileri, sınavsız sistem öğrencileri, okul kısıtlamalı öğrenciler gibi tabirlerle anılır olmuşlardır. Dersanelerin dahi önem verip benimseyerek uygulamaya devam ettikleri rekabet ve ödül sistemi, okullar arasında bir türlü uygulanamamakta, daha da öte uygulanması amaçlanmamaktadır bile.

İkamet ettikleri yere en yakın okula kaydedilmeye mecbur edilen İlköğretim öğrencileri, başarı durumları hiç dikkate alınmadan sekiz yıl boyunca aynı okula devam etmeye mahkûm edilmekte, böylelikle kaliteli okullarda eğitim görmesi gereken başarılı öğrencilerin başarıları,  daha eğitimin temeli aşamasında köreltilerek bu parlak beyinlere en büyük darbe vurulmaktadır.

Eğitim sistemimizin daha pek çok yanlışları sayılabilir ki, hemen hepsi düşünmeden koşmanın ve “Ya tutarsa” misali deneme- yanılma yöntemlerinin vahim sonuçlarıdır.  Hocanın göle yoğurt çalması olayı, eğitim sistemimizde daha da ileri götürülerek artık göl suyla mayalanır olmuştur. Yıllardır, hatta on yıllardır toplanan eğitim şuraları ise, niyet neydi akıbet ne oldu misali, maalesef hiçbir zaman arzu edilen ve beklenen sonuçları ortaya koyamamaktadır.

Tüm bu olumsuzluklar karşısında söylenebilecek tek şey, eğitim sisteminde Ya Tutarsa metodunun bir an önce terk edilerek, ilmi düşünce ve araştırmalar ışığında artık verimli eğitim yöntemlerinin uygulanması gerektiğidir.

Her zaman ve her işimizde önce düşünüp sonra koşabilmemiz dileğiyle… 

11.03.2010

GÜN KAVRAMI VE ORTA NAMAZ

Bir gün 24 saat midir? Günlerin süreleri eşit midir? Gün sabah mı başlar? Günün önce gündüzü mü yaşanır? Günlerin arasındaki sınır, saatin 00:00 olduğu an mı, yani gecenin 12’si midir? Günün ilk namazı sabah, son namazı yatsı namazı mıdır? Beş vakit namazın ortasındaki, İkindi namazı mıdır? Akşam namazının önce farzının kılınıyor olması, kıyametin akşam vakti kopacak olmasından dolayı mıdır?

Zannederim bu soruların belki de tümüne hemen hepimiz “Evet” cevabını veririz. Oysa soruların tümünün cevabı “Hayır”dır. Yani bir gün 24 saat değildir, gün süreleri eşit değildir, gün sabah başlamaz, günün önce gündüzü gelmez, günler gece 12’de değişmez ve beş vakit namazın sırası takvimlerde yazıldığı şekilde değildir. Peki bu nasıl olabilir?

Bütün mesele, kullanmakta olduğumuz Miladi takvim ve saat sisteminin, İslam anlayışına tamamen ters olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü İslam’ın takvim ve saat sistemi Hicri olup, hicri sistemde yıl kavramı, dünyanın uydusu olan ayın hareketlerine göre esaslandırılırken; Miladi sistemde ise esaslar güneşin durumuna göredir. Konunun tam olarak anlaşılabilmesi, Hicri ve Miladi sistemin detaylı bir şekilde izah ve kıyaslanmasıyla mümkündür. Ancak bu durumda konu fazlaca genişleyecek olduğundan, detaylara girmeden sadece başta sorulan soruların cevaplarını vermekle yetinmek daha faydalı olacaktır. Zaten asıl önemli olan da bu soruların cevaplarını vermektir. Dini kurum ve kuruluşların da bu konuyu ele alarak, önce din görevlilerine sonrasında ise tüm mü’minlere, gerekli bilgilendirmeleri yapmaları son derece faydalı olacaktır. Çünkü çoğu din görevlileri dahi, maalesef bunları bilmemektedir. Sorularımızın cevaplarına gelince:

İslam’a göre gün, akşam vaktinde başlayıp bir sonraki akşam vaktinde sona erer. Yani bir günün başlangıç anı, akşam namazı saatidir ve akşam namazı saatleri günler arasında sınır teşkil etmiş olurlar. Örnek olarak akşam namazı vakti 17:22 ise yaşanacak olan gün 17:22’de başlıyor demektir ve bu yaşanacak olan gün bir sonraki akşam namazı vaktine kadar devam edecektir. Bir sonraki akşam namazı vakti mesela 17:24 ise ele aldığımız bu gün, açıkça anlaşılacağı üzere 24 saatten 2 dakika daha uzun demektir. Bu da göstermektedir ki, bir günün 24 saat olması söz konusu değildir, mevsimlere göre daha uzun veya daha kısa olabilmektedir. Kısa zaman öncesine kadar kullanılmakta olan Alaturka yani Ezani saat sisteminde bu durumu anlamak çok daha kolay olmaktaydı. Ezani saatte günün sınırı olan Akşam vaktinde saatler 12’yi gösterir ve her gün, takvimde saatlerin kaç dakika ileri ya da geri alınacağı yazardı. Bu durumda her gün saatler belirtilen miktar kadar ileri veya geri alınarak akşam vaktinin sürekli 12’ye denk gelmesi sağlanmış olurdu. Hatta halen daha bazı takvimlerde Ezani saate uygun açıklamaların yer aldığını görmekteyiz.

Yine açıkça anlaşılacağı gibi bir gün, bir gece ile bir gündüzün toplamı olup, önce gece sonra da gündüz yaşanmaktadır. Bir günü oluşturan gece ve gündüzler kesinlikle bölünmezler; yani miladi sistemde olduğu gibi gecenin 00:00’dan önceki kısmı önceki güne, sonraki kısmı ise sonraki güne ait olmaz. Gece tümüyle bir sonraki gündüzle bütünleşerek bir gün oluşturmuş olur. Bu aşamada, zaten cevaplanmış sayılan bir soruyu da hatırlatarak, bu sorunun bazılarının kafasını karıştırmasına engel olalım: “Yatsı namazı gece 00:00’dan sonra kılınır mı, çünkü bu saatten sonra diğer güne geçilmektedir?” diye soranlar çıkmaktadır. İslam’a göre gece 00’ın önemi olmadığını izahla bu soru da cevabını bulmuş olup, yatsı vaktinin İmsak saatine kadar devam etmekte olduğunu belirtmekte fayda vardır.

İslami yaşayışa sahip olanlar arasında, belki farkında bile olmadan, gün kavramı çoğunlukla doğru kullanılmaktadır. Mesela, Perşembe gününün akşamına Cuma akşamı denilir. Aynı şekilde bayram gibi günlerden hemen önceki geceye de bayram gecesi denilmektedir. Dikkat edilirse bu ifadeler tamamen doğru kullanılmaktadır. Perşembe günü, akşam namazı vaktinde son bulup, Cuma günü yaşanmaya başlanmıştır. Cuma gününün ise önce gecesi yaşanacağı için o geceye Cuma gecesi, sonraki gündüze ise Cuma gündüzü denilmesi son derece doğru kavramlardır.

Bu izahatlar sonucunda açıkça anlaşılır ki günün ilk namazı Akşam namazıdır. Son namazı ise İkindi namazı olur. Yani bir günün namazlarının sırası Akşam, Yatsı, Sabah, Öğle, İkindi şeklindedir. Mevcut takvimlerimiz Miladi sisteme göre düzenlendiğinden bu sıralamaya uyulmadığı görülmektedir. Beş vakit namaz sırasının tam ortasında, aslında Sabah namazının yer aldığı görülmektedir. Dikkat edilirse Akşam ve Yatsı namazları birbirine yakın, Öğle ve İkindi namazları da yine birbirine yakın zamanlardadır. Sabah namazı ise bu ikili grupların arasında ve her iki gruba da uzak bir zaman noktasında yer alır.

Kur’an-ı Kerim Bakara Suresindeki “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun. (Bakara–238)” ayet-i kerimesinde yer alan “Orta namaz” tabiri, İslam alimlerince çok farklı anlayışlarla yorumlanmış ve çoğunluk bu tabirle İkindi namazının kast edilmiş olabileceğini ifade etmişlerdir. Orta namazdan kasıt İkindidir görüşünde olanlara göre, günün temel vakitleri sabah, öğle ve akşam olduğundan, ikindi vakti arada bir yerde kalmakta, bu sebeple de namazının kılınamadan kaçırılma ihtimali fazla olmakta, bu yüzden de Yüce Allah tarafından böyle bir ikaz yapılmaktadır. Elbette ki bu konu, hiçbir zaman kesinlik arz edemeyecek ve ihtilaflı halde, yani yorum aşamasında kalacaktır. Ancak ayet-i kerimede yer alan “Orta namaz” tabiriyle kast edilmekte olan namazın Sabah namazı olabileceğini de düşünebiliriz. Çünkü; Kur’an-ı Kerim’in başka bazı ayetlerinde en çok Sabah namazının kılınması hususunda ikaz yapılmakta, uykunun en tatlı anına denk gelmesi sebebiyle en çok Sabah namazı terk edilmekte ve İslami namaz sıralamasına göre de namazların ortasında Sabah namazı yer almaktadır.

Namazlar hususunda çok konuşulan bir başka ihtilaflı konu da tüm namazlarda önce sünnet kılınırken, Akşam namazında önce farzın kılınıyor olması konusudur. Bu konuda var olan farklı görüşlerin en mantıklısı, akşam namazının kılınabileceği sürenin kısa olmasından dolayı önceliğin farza verilmiş olduğu fikridir. Ancak bu görüşün yanı sıra, şöyle bir düşünceye de yer verilebilir: Günün ilk anı Akşam vakti olup, bu an ile birlikte derhal Akşam namazının kılınması farz olmaktadır. En hayırlı ibadetin vaktinde kılınan namaz olması ve Akşam namazı vaktinin kısa olması sebepleriyle bu esnada başka hiçbir ibadetle meşgul olmadan, hemen Akşam namazının kılınması gerekecektir. Akşam namazına önce farz ile başlanacağından, günün ilk ibadeti de farz ibadet olacaktır. Güne farz ibadetle başlanıyor olması, ibadet kategorileri içerisinde farzların en önemli kategori olduğunun öğretilmeye çalışılması sebebiyle olabilir. Ahmed Cami Hazretlerinin Miftah-un Necat kitabında yer alan Hadis-i Şerifte, “Ya Ali, halk nafile ile meşgul olurken, sen farzları tamamla” buyruluyor olması da bu fikri destekler.

Elbette ki her şeyin en doğrusunu, mutlaka ve yalnızca Yüce Allah bilir; bizler de yanlış yorum ve fikirlerden Allah’a sığınırız. Yaşadığınız her günün, bir öncekinden daha hayırlı ve daha huzurlu geçmesi dileklerimle...

5.01.2010

İSLAMDA KÜFÜRLÜ SÖZLERE MÜSAADE YOKTUR!



Bilindiği gibi Küfür, İslam’da iki temel anlamda kullanılmaktadır. Bunlardan birisi, dinde inanılması zarûrî olan hükümleri ve dînin kesin hükümlerinden bir veya bir kaçını inkâr etmek, kabûl etmemektir ki, bu anlamda küfrün kesinlikle yasaklanmış olduğu malümdür.

Küfrün yazımızın konusu olan diğer anlamı ise halk arasında “Sövmek” olarak da tabir edilen, medeni ortamda söylenmesinin hiç hoş karşılanamayacağı çok kötü, çirkin, terbiye sınırlarını aşan, argo ifadeleri sarf etmektir. Her ne maksatla olursa olsun bu tarzdaki küfürlü sözler de İslam’da kesin olarak yasaklanmış olup, karşımızdaki şahıs gayrimüslim ya da zalim bir kimse olsa dahi bu kural değişmez.

Bu konuda “Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe ulaşmayı dileyen ve Allah'ı çok zikredenler için, Allah'ın Resûl'ünde güzel bir örnek vardır. (Ahzab-21)” ayet-i kerimesiyle, Yüce Allah’ın örnek almamızı istediği Resulullah (S.A.V)’in davranışlarına ve sözlerine bakacak olursak, Allah Resulü’nün, İbnu Mes'ud (R.A)’dan rivayet edilen şu hadis-i şerifle konuyu genel anlamda özetlediğini görürüz: “Mümin ne ta'n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayasızdır’ (Tirmizî, Birr, 48.)”

Yine Resulullah (S.A.V)’in “İçinizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle (değiştirsin.) Şayet buna da gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin.) Bu da imanın en zayıf halidir (Müslim, K. el-tmun, Bab: 78, Hadis No: 49 / Ebıı Davud, K. es-Stılah, Bab: 24S, Hadis No: K. el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4340 Tirmizi, K. el-Hlen, Batı: 11, Hadis No: 2172/İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4013.)” hadisinde de bir kötülüğü düzeltebilmenin etapları izah edilirken, yine küfre yöneltecek bir yöntemin olmadığı görülür. Bir kötülük ya da zulmün ortadan kaldırılması aşamasında, zalime yanlış yapmakta olduğunun açıkça ve net bir şekilde söylenmesi doğru ve uygun bir davranış olarak görülürken, hiçbir zaman bunun küfürlü sözlerle yapılması önerilmemiştir. Zaten küfürlü sözler, sarf edilen kişiyi daha çok kızdıracak ve zulme daha fazla sevk edecek olduğundan, fayda yerine zarar getirecektir. Bu sebeple bu tür sözler bir nevi boş söz anlamına gelmiş olur ve dolayısıyla terk edilmeyi gerektirir ki, Ebu Hureyre (R.A)’ın rivayet ettiği, “Malâyânîyi terk etmek kişinin İslâmlığının güzelliğindendir. (Tirmizi, Şerh-i Tuhfe, Ebvabü-z Zühd, c:6, sh: 607)” hadis-i şerifi de bunu emreder.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Allah'tan başka yalvarıp-yakardıklarına (taptıklarına) sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeksizin Allah'a söverler… (Enam-108)” buyurarak kafirlerin tapmakta oldukları put vs. gibi varlıklara dahi küfretmeyi yasaklamaktadır. Ayet-i kerimede izah edilen bu duruma benzer bir hususu İbnu Amr İbni'l-As (R.A) şöyle nakleder: Resûlullah (S.A.V), “Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır.” buyurmuşlardı. Orada bulunanlar, “Hiç kişi anne ve babasına söver mi?” dediler. “Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da onun babasına söver; annesine söver, o da bunun annesine söver! (Buhârî, Edeb, 4; Müslim, İman, 146; Tirmizî, Birr, 4; Ebu Davud, Edeb, 129.)” buyurdular. Bu ayet ve hadisler gösterir ki, sadece mü’mine değil, kafire dahi sövmek, belirtilen bu önemli sakıncaları sebebiyle dinimizde yasaklanmıştır. Sövmek ve küfürlü sözler kullanmak, aynı zamanda insana bir eziyet sayılacağından bu noktada Resulullah (S.A.V)’in “Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım (düşmanıyım). (Keşfü’l-Hafâ, 2: 2341)" hadisi de yine kafire sövmenin yasak olduğunu gösterir.

Ahlâk kurallarını çiğneyerek birbirlerine hakaret eden ve küfürlü sözler kullanan iki kişinin durumunu, Hz. Ebu Hureyre (R.A)’nin naklettiği şu hadisi şerif açıkça ortaya koymaktadır: Resûlullah (S.A.V) buyurdular ki: “Sövüşen iki kişinin söyledikleri(nin vebali), mazlum olan tecavüzde bulunmadıkça başlayana aittir. (Müslim, Birr, 68; Ebu Dâvud, Edeb, 47; Tirmizî, Birr, 51.)”. Sövmek konusunda, İbn-i Mes’ud (R.A)’ın rivayet ettiği “Müslümana sövmek fasıklık, onunla savaşmak küfürdür (Buhârî, Îmân 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, Îmân 116 Ayrıca bk Tirmizî, Birr 51, Îmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbni Mâce, Mukaddime, 7, 9, Fiten 4)” hadis-i şerifi ve Ebu Zerr (R.A)’ın rivayet ettiği “Hiç kimse, bir başkasına fâsık veya kâfir demesin Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz onu söyleyene döner (Buhari Edeb 44)” hadis-i şerifi de konu hakkında düşündürücü hadislerdir.

Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen “Allah, zulme uğrayanlar dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah işitendir, bilendir. (Nisa-148)” ayet-i kerimesinde, “Kötü söz”den kasıt küfür, sövme gibi sözler olmayıp, zalime yaptığı kötülükleri açıkça söylemek ve eğer ruhen yapılan kötülüklere katlanılamayacak hale gelinmişse beddua etmektir. Yani mazlum pozisyonunda bulunan kimsenin en ağır sözü beddua olabilmektedir. Hatta Resulullah (S.A.V), karşısındaki kimselerin, beddua edilmeyi hak edecek pozisyonlarında dahi beddua etmemiş, tam aksine duada bulunmuştur. İslâm peygamberi, hayatında her türlü hakaret, aşağılanma, yüzüne karşı sövülme fiillerine maruz kalmasına rağmen, hiçbir şekilde peygamber ahlâkı çerçevesinden çıkmamıştır. Hz. Ebu Hureyre (R.A) şöyle anlatır: Resûlullah (S.A.V)'e, “Ey Allah'ın Resûlü! Müşriklere beddua et, onları lanetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi: “Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil! (Müslim, Birr, 87.)”

Yüce İslam’da, hangi durumda ve kime karşı olursa olsun, kafire ve zalime karşı dahi olsa sövmek caiz değildir. Küfürlü sözler çirkin bir hareket olup, mü'mine ve müslümana yakışmaz.

20.12.2009

EĞİTİMDE CEZA FAKTÖRÜ




Fatih Sultan Mehmed Han’ın babası Sultan İkinci Murad, henüz çocuk yaşta olan oğlu Fatih’in yetişmesi için birçok âlim görevlendirmişti. Fakat şehzade Mehmed yaratılış icabı zeki ve celalli olduğundan, dersten kaçınıyor ve hiçbir muallim onu zabtedemiyordu. Bu sebeple olması gereken şekilde eğitilemiyordu. Sultan İkinci Murad, heybetli ve hiddetli bir muallim olan Molla Gürani’yi bu vazifeye tayin etti ve kendisine bir sopa verdi. Hocaya; oğlu emrini dinlemediği zaman hem kendisini hem de şehzadeyi sopa ile korkutmasını ve kovalamasını, hatta dövmesini emretti. Molla Gürani bir gün şehzadeye bağırınca o da hocayı babasına şikâyet etti. Babası “Olamaz öyle şey!” diye hocaya geldi. Ancak, Molla Gürani şehzadeden önce babasına çıkıştı. Sonunda Sultan Murad; “Oğlum görüyorsun ya, senin yüzünden ben de azarlandım. Okumaktan başka çare yok!” dedi. Şehzade bu hal karşısında okumaktan başka yol bulamadı. Kısa zamanda nice ilimler öğrendi.

Devletin zirvesindeki şahıslar arasında cereyan etmiş olan bu ibret alınması gereken hikâyeden de anlaşılacağı gibi, eğitimin kaliteli olduğu, önem arz ettiği ve işe yaradığı geçmişimizde, veliler çocuklarını “Eti senin, kemiği benim” diyerek hocaya teslim eder; hocalar, saygınlık arz eden otoriteleri ile sokakta ve hatta evde dahi bir ekol olurlar; öğrenciler ise bu iki önemli otoritenin arasında doğru olan yolda yürümek zorunda kalırlardı. Günümüzde ise maalesef, öğrenciyi haklı olarak cezalandıran öğretmene dahi “Çocuğumun psikolojisini bozamazsın” diye çıkışan velilerle; amacı yalnızca ders saatini bir şeylerle doldurmak olan, ders saatleri dışında ise neredeyse öğrencileri ile okey oynayacak aşamaya gelmiş öğretmenlerle ve gerek aileden gerekse okuldan haddinden fazla müsamaha görmesi sebebiyle tembel ve umursamaz hale gelmiş öğrencilerle çok sık bir şekilde karşılaşmaktayız. Bu durum ise eğitimde kalitenin düşüşünün en önemli sebebini oluşturmaktadır.

Günümüzdeki çoğu eğitim uzmanları, okul eğitim kadroları ve aileler, öğrenciye ceza verme konusuna, psikolojik sağlığı bozacağı gerekçesiyle şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Oysa bu düşünceye sahip olanlar, düşüncelerinde özellikle iki şekilde yanılgı içerisindedirler:

Birincisi şudur ki her türlü davranışın, hak ettiği karşılığı görmesi, psikolojik buhrana sürükleyen değil, tam aksine doğru davranış psikolojisine ulaştıran bir yöntemdir. Nasıl belli davranışlar ödüle layık görülür ve bunları yapanlar ödüllendirilirse, cezaya layık davranışlarda bulunanların ceza görmesi kadar doğal bir durum yoktur. Yani ödül ve ceza, çocuğun doğru ve yanlışı kavramasına en büyük yardımcı ve eğitimci olur. Ancak elbette ki burada çocuğun normal haldeki ruh sağlığının durumu, verilen görevi yerine getirme noktasında engellerinin bulunup bulunmadığı ve hepsinden de önemli olarak mevcut sonuç noktasına gelinme aşamasında çocuğun iyi niyetle hareket edip etmemiş olduğu hususlarının son derece iyi bir şekilde gözden geçirilip, ondan sonra ceza verilip verilmeyeceğine karar vermek ve bu cezanın ne olacağı hususunda da en doğru tercihi yapmak esas olacaktır. Unutulmamalıdır ki, esirgeme mantığı ile çocuğa küçük yaşta ufak tefek cezaları vermekten kaçınmak, onun büyüyünce bunlardan çok daha ağır hayat cezalarıyla karşı karşıya kalmasına sebep olacaktır.

İkincisi ise konunun bilimsel boyutunun yeterince iyi idrak edilememiş olmasıdır. Daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle bir örneği ele alalım: Bize üç gün önce akşam yemeğinde ne yediğimiz sorulacak olsa pek çoğumuz bu soruya doğru cevap veremeyiz. Biraz daha eskilere gidecek olursak bu durumda böyle bir soruya cevap verebilmemiz artık imkânsız olur. Ancak bize hayatımızda başımızdan geçen tehlikeli bir an, bir kaza veya bizi çok mutlu eden ya da şaşırtan bir olayın olup olmadığı sorulacak olsa, uzun yıllar önce yaşamış olsak bile aklımıza gelen pek çok iyi kötü hatıralarımız olur. Üstelik de bu yaşadıklarımızı çoğunlukla en ince ayrıntılarına varıncaya kadar hatırlarız.

Yakın bir geçmişi hatırlayamazken, yıllarca öncesini tüm detaylarıyla hatırlayabiliyor olmamızın mantıklı bir açıklamasının olması gerekir. Bu konuda yapılan ilmi araştırmalar göstermiştir ki; beyinde bilgilerin kalıcı hafızaya geçip geçmeyeceğine “Hipokamp” adı verilen bir ünite karar vermektedir. Hipokamp, yaşananları kaydediyorsa kalıcı hafızaya geçmekte, kaydetmiyorsa çok kısa bir süre sonra silinip gitmektedir. Burada hemen hipokampın hangi durumda kayıt yapıp hangi durumda yapmadığı sorusu akla gelmektedir. İncelemeler, hipokampın da içerisinde bulunduğu “Orta Beyin” bölümünün tüm duyguların merkezi olduğunu ve hipokampın, ancak duygularda bir hareketlenme olması halinde kayda geçmekte ve yaşananları kalıcı hafızaya almakta olduğunu ortaya koymuştur. Kişinin duygularında hiç etkilenme olmamışsa, hipokamp kayıt yapmaya gerek duymamakta ve yaşanan ya da öğrenilenler kısa bir süre sonra silinip gitmektedir.

Bu sebepledir ki öğretmenin ders anlatması esnasında öğrencilere bolca soru sorması ya da görüşlerini alıp derse katılımlarını sağlaması, öğrenciler üzerinde bir heyecan oluşturduğundan, bu duygu hareketlenmesi sonucunda öğrenciler, bilhassa derse katıldıkları o bölümü çok daha iyi bir şekilde hafızalarında tutarlar. İşte yerine ve ölçüsüne göre ceza vermenin gerekliliği de, cezanın endişe ve heyecan duygusu oluşturarak kalıcı hafızayı sağlıyor olması bilimsel gerçeğine dayanmaktadır.

Çoğu eğitim uzmanları ve öğretmenler, cezayla korkutmak yerine ödülle teşvik etmeyi tercih etmek gerektiğini düşünseler de ödül ve ceza kesinlikle aynı sonuca ulaştıracak ve birbiri yerine kullanılabilecek uygulamalar değildir. Ödül teşvik, ceza ise yaptırımdır. Ödül, ödevlerinde normalin üstünde başarı göstermiş olana, normal haldeki psikolojik seviyesini daha yüksek moralli seviyeye ulaştırmak ve aynı yolda devamını sağlanmak amacıyla verilir. Normalin üstünde başarı gösterme arzusunda olmayan öğrenci, zaten ödülü de istemediğinden onun için en güzel ödül, ders çalışmak zorunda ve görevlerini yerine getirmek zorunda kalmamasıdır. Benzeri mantıkla, orta seviyede dahi ders gereklerini yerine getirmemiş ve normalin altında kalmış olan öğrencileri düşünelim. Eğer ceza uygulamaları kalkacak olursa, bu öğrenciler ödül de istemediklerine göre, onları ders gereklerini yapmaya teşvik edecek olan ne olabilir?

Bu soru üzerinde düşünülürse anlaşılır ki, ceza yerine ödülü kullanmak nadiren işe yarasa da ceza yaptırımının yerini tutması mümkün değildir. Ödül alınamaz ise mevcut psikolojik durum korunuyor olduğundan öğrenci için çok önem arz etmeyecektir. Ancak ceza hak edilirse, alınacak ceza sebebiyle öğrencinin, arkadaşları önünde rencide olma ihtimali gibi sebepler, mevcut psikolojik moral seviyesinin düşmesine sebebiyet vereceği için, öğrenciyi okul gereklerini yerine getirmeye mecbur edecektir. Bu da gösterir ki öğrenci için ceza, önemli, gerekli ve geçerli bir müeyyide teşkil etmektedir.

Ailelerimizin daima en doğru davranışı gösterebilmesi, öğretmenlerimizin hiçbir zaman öğrenciye ceza vermek zorunda kalmaması ve öğrencilerimizin de hiçbir zaman cezayı hak edecek pozisyonlarda bulunmaması dileklerimle…

1.12.2009

BİYOLOJİK VİRÜSLERE KARŞI TEKNOLOJİK ÖNLEMLER


Domuz gribi gündemde kalmaya devam ediyor. Hakkında o kadar çok şey yazılıp söylendi ki artık yeter diyecek hale geldik. Ancak dikkat edilirse tüm söylenenler, konunun sadece tıbbi yönden ele alındığını göstermekte. Hassas temizlik, aşı ve vücut direncini artırıcı gıdalar önerilmekte. Oysa bunların haricinde başka etkin önlemler almak da mümkün. Bunlardan bir tanesi de basit teknolojik önlemler. Üstelik sadece griplere karşı ve belirli bir süre için değil, tüm biyolojik virüslere karşı ve her zaman geçerli olan önlemler bunlar. Ne olduklarına değinmeden önce neden ihtiyaç duyulmakta olduğunu anlamaya çalışalım:

Virüs taşıyan bir şahıs düşünelim. Toplu olarak bulunulan bir yere girerken kapı koluna virüsü bulaştırıyor. Yine topluca bulunulan yerde lavabo, tuvalet vs. kullanırken kapı kolu, elektrik anahtarı ve musluk kafalarına aynı şekilde virüs bulaşmış oluyor. Tabi sonrası malum, aynı yerleri kullanan diğer şahıslar da aynı virüsün hışmına uğramış ve artık hasta unvanını almış oluyorlar.

Oysa günümüzde akıllı evlerin dahi inşa edilebilmesi mümkün iken akıllı evler yanında maliyeti sıfır denebilecek olan birkaç teknolojik önlemle her çeşit hastalık virüsünün yayılmasına çok büyük oranda engel olunabilir. Tek yapılması gereken topluca bulunulan yerlerdeki, dezenfektasyonun önem arz ettiği tesislerde sensörlü kapı, musluk ve lamba gibi tesisleri kurmak ve kullanmak. Böylelikle mesela lavaboda el yıkayacak olan kişinin musluğu açıp-kapama, lambayı yakıp-söndürme, kapıyı açıp-kapama gibi eylemleri gerçekleştirmesine gerek olmayacağından bu gibi ortamlarda temiz kimseye virüs bulaşma ihtimali de doğal olarak yok denecek kadar azalmış olacaktır. Ayrıca bu uygulamalarla, suların boşa akmasına ve lambaların gereksiz yanmasına engel olunduğu da dikkate alınırsa, bu tesislerde %50’lere varabilen enerji tasarrufu, konunun son derece olumlu seyreden ekonomik boyutunu oluşturacaktır. Böylelikle söz konusu tesisleri kurmak için yapılan harcama, tesisin sağladığı tasarruf ile amorti edilecek ve sonrasında tasarruf boyutu öne geçecektir.

Tüm bu faydaları dikkate alındığında, söz konusu tesislerin resmi ve özel tüm kurum ve kuruluşlarda kurulup kullanılmasının, çıkarılacak kanunla mecburi hale getirilmesi gerekir.

Sağlıklı ve huzur dolu günler dileğiyle…

20.11.2009

HATIRLANMASI GEREKEN BAZI İSLAMİ ESASLAR



Kur’an-ı Kerim Hucurat Suresi’nde “Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat-9,10)” buyrulmaktadır. Kardeş oldukları ifade edilen mü’minlerin tanımına bakacak olursak Mü’minler Kur’an’da “Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler. (Enfal-2)” şeklinde tarif edilirken Hadis-i Şerif’te ise "Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden esen olduğu kişidir." (Buharî, iman, 4; Müslim, iman, 64)” ifadesiyle tanımlanmaktadır. Mü’minin özelliklerini ifade eden daha pek çok ayet ve hadisler de vardır.

İslam’da Mü’min bu şekilde tarif edilirken, kararlarını İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an’a göre vermeyenlerin durumu ise Maide Suresi’nin 44, 45, 47. ayetlerinde kafir, zalim ve fasık ünvanlarıyla nitelendirilmektedir.

İslam’da insan öldürmek pek çok ayet ve hadisle haram kılınmış ve haksız yere adam öldürenlere ebedi cehennem cezası reva görülmüştür. İslam’ın müsaade etmediği şekilde adam öldürmek de dahil olmak üzere kula kul tarafından yapılan her türlü haksızlık, “Kul Hakkı” olarak nitelendirilmiş ve Yüce Allah kul hakkını, hakkı çiğnenen kul affetmedikçe kendisinin asla affetmeyeceğini bildirmiştir. Bu durum Yüce Allah’ın sonsuz adaletinin de bir ispatı niteliğindedir.

İslam’da insanlara iyilik yapmak pek çok ayet ve hadislerle emredilirken, iyilikler de dahil olmak üzere yapılan her türlü sosyal faaliyetlerde her şeyden önce adaletin gözetilmesi gerektiği de bildirilmektedir. “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor (Nahl-90)” ayet-i kerimesinde önce adaletin emrediliyor olması kesinlikle rastgele değildir. Bununla beraber Kur’an’ın hiçbir ifadesi ve dizaynı da asla ve asla rastgele olmayıp pek çok anlamlar içerir.

İslam’a göre sosyal yaşantı içerisinde, müspet yani İslam’a uygun olan bir sosyal yaşantı noktasından yine müspet olan bir başka sosyal yaşantıya geçiş yaparken, bu geçiş esnasında müspet olmayan bir yol izlemek de yasaklanmıştır. Örnek vermek gerekirse maddi durumu kötü olan bir mü’min durumum düzelene kadar faiz kullanayım, sonra vazgeçerim mantığı ile hareket edemez. Eğer böyle faaliyetlere müsaade edilmiş olsaydı, maddi sıkıntıları sebebiyle evlenemeyenlere, durumları düzelene kadar sabır göstermeleri, “Evlenme imkanını bulamayanlar ise; Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar (Nur-33)” ayet-i kerimesi ile emredilmiş olmazdı. Yine benzeri örnekle, ortam düzelene kadar bir başka kula karşı işlenmiş olan kul hakkını ben affedeyim gibisinden bir mantık da asla Yüce İslam’la bağdaşmaz. İslam’da izlenen tüm yollar ve bu yolların her bir aşaması İslam’a uygun olmak zorundadır.

Savaş İslam’ın bir emri olup kime karşı yapılacağı “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez (Bakara-190)” ayetinde belirtilmektedir. Hadis-i Şerif’te ise “Fetihten sonra (Mekke’nin fethinden) artık hicret yoktur; ancak cihad ve niyet vardır (Buhârî, Cihâd, 27; Müslim, İmâre, 85; Ebû Dâvûd, Cihâd, 2)” buyrulmaktadır.

Yine İslam’ın genişçe üzerinde durduğu hususlardan birisi de “Affetmek” konusudur ki Yüce Allah kendisinin, merhametlilerin en merhametlisi olduğunu bildirirken, halife olarak yarattığı insanın da kendisine karşı yapılmış olan haksızlıkları gönlü razı olabildiği ölçüde affetmesini tavsiye etmiş yalnız bu konuda emredici davranmamıştır. Ancak affetmek konusunda dikkat edilmesi gereken ince bir husus vardır ki af olayı bir özür sonucunda gerçekleşebilir. Yani Yüce Allah, kendisine karşı suç işleyeni ancak tevbesi karşılığında affederken insan da benzer şekilde kendisinden özür dileyeni affeder. Kısacası İslam’da af, suçunu kabul eden ve özür dileyen için geçerlidir. Suçunu kabul etmeyen ve özür dilemeyen kimse halen “Zalim” konumunda olup zalimin affı hem mantıksız, hem de İslam’a aykırı olmakla beraber zulmü desteklemek anlamına da gelir. Suçlarını kabul etmiş olmalarına rağmen özür dilemeyen Şeytan, Firavun gibi azılı kafirler asla affedilmemiş ve en büyük cezalara çarptırılmışlardır. Hadis-i Şerif’te “İçinizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle (değiştirsin.) Şayet buna da gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin.) Bu da imanın en zayıf halidir (Müslim, K. el-tmun, Bab: 78, Hadis No: 49 / Ebıı Davud, K. es-Stılah, Bab: 24S, Hadis No: K. el-Melahim, Bab: 17, Hadis No: 4340 Tirmizi, K. el-Hlen, Batı: 11, Hadis No: 2172/İbn-i Mace, K. el-Fiten, Bab: 20, Hadis No: 4013.)” buyrularak suç ve zulümlerin engellenme şeklinden bahsedilirken, kul hakkının mevcut olması gibi sebeplerle bu aşamada af konusuna değinilmemiştir. Burada af hususu ancak zulmün ortadan kaldırılması sonrasında zalimin özür dilemesi ve helallik almasıyla gerçekleşebilecektir.

Yüce Allah İslam’ı en iyi şekilde idrak ve ifayı cümlemize nasip eylesin.

18.06.2009

BİR ADIM GERİYE MARŞ

Yıl 1996, aylardan Mart. Yedek Subay olarak yapacak olduğum askerliğimin dört aylık öğrencilik dönemini tamamlamış ve dağıtım iznimi de kullanmıştım. Yedek subaylığa fiilen başlayacağım yer olan Şırnak Silopi’ye gitmek için memleketten yola çıkmak üzereydim ki memleketimiz dışında ikamet eden ve izin kullanmak için memlekette bulunan yakın akrabamızdan bir büyüğümüzle karşılaşmış ve kendisiyle askerlik üzerine kısa bir muhabbette bulunmuştuk. Muhabbetin bir yerinde “Usta birliğinde belki Çavuş da olabilirsin” ifadesini kullanmıştı. Belli ki uzakta bulunması, hakkımızda yeterli bilgiye sahip olamamasına sebep olmuştu. Ancak çok değerli kişiliğe ve nezakete sahip olması sebebiyle ifadesi üzerine bir düzeltme yapmayı uygun bulmamış ve “Nasip, kısmet” diyerek geçiştirmiştim. Söz konusu büyüğümüz bir süre sonra yanlış ifadesinin farkına varmış geride bıraktığım aileme hadiseyi anlatarak bir noktada aslında hiç de incinmemiş olan gönlümü almaya çalışmıştı.

Tabi bundan sonra bu tür hatıralar yaşanmayacak, yaşansa bile büyüğümüzün kullandığı buna benzer ifadeler artık yanlış ve isabetsiz olmayacak, tam tersine tam isabet sağlanmış olacak. Çünkü Yüksek Adalet (!) gereği askerlik “Tek Tip” modeline dönüşüyor. Yedek subaylık ve kısa dönemler hayal oluyor. Daha kestirme bir ifadeyle ilmî değerlere bir darbe daha vuruluyor.

Ülkemizde bugüne kadar ilme zaten hiçbir değer verilmiyordu. Tahsil süresi çok uzun olan eğitim sistemimizde, son yıllarda, hangi mantıkla yapıldığı dahi anlaşılmayacak şekilde bu süre daha da uzatıldı. Fertler en değerli ve verimli olması gereken yıllarını öğrencilikle geçirmekteler. Kısa yoldan hayata atılanlar genç yaşta iş-güç, mal-mülk, ev-bark, çoluk-çocuk sahibi olurlarken, tahsil yolunu tercih edenler hayatlarının en güzel zamanlarını bu yolda harcamakta, eğitim süreleri boyunca sürekli tüketici konumunda bulunmakta, bu süre boyunca sosyal bir düzen kuramamakta, iş garantilerinin sıfır olmasının büyük stresini yaşamaktadırlar. Kısa yoldan hayata atılanlar ekmeklerini taştan çıkarırlarken, tahsil yapanlar ise ilmin manevi itibarı sebebiyle her karşılaştıkları işi yapamamaktadırlar. Bin bir zahmetle buldukları işte ise büyük çaplı sorumlulukları üstlenirlerken düşük kazançlara layık görülmekte ve böylelikle zaten yok denecek kadar düşük olan saygınlıkları daha da zedelenmektedir.

İş dünyalarında çoğu zaman kariyersiz insanların güdümüne girmek zorunda kalan söz konusu mühendisler, doktorlar, öğretmenler ve benzeri nice lisans düzeyi meslek adamları, bundan sonra artık vatanî görevleri esnasında da belki de eğitilmişlikten son derece yoksun kalmış kişilerin güdümüne girecekler ve bu uygulama “Tek Tip Askerlik Adaleti (!)” sebebiyle gerçekleştirilmiş olacak. Bugüne kadar eğitimi sevdirme ve eğitime yönlendirme amaçlarıyla uyguladığımız yöntemlerimizden birisi olan, erkek çocuklarımıza eğitimlerinin sonunda yaşayacakları askerlik uygumla farklılıklarını ifade etme çabalarımız da artık geçersiz bir yöntem haline gelmiş olacak.

Hazin olan şu ki, hem maddi, hem manevi anlamda, gelişmişliğin temel şartı olan ilmî değerlerin, maalesef ayaklar altına alındığı ülkemizde, eğitimin gerçek değerini kavrayabilmiş olan gelişmiş dünya ülkelerini taklit etmekten ve böylelikle onların kölesiymiş gibi yaşamaktan başka çaremiz kalmamaktadır.

26.03.2009

GÖNÜL GÖZÜMÜZ VE GÖNÜL KAPILARIMIZ

Doğuştan görme özürlü olan adam zifiri karanlık bir gece yarısında, özründen dolayı kazanmış olduğu ezbere yol bulabilme yeteneğini kullanarak yürümeye devam ediyordu. Görme derecesi sıfır olduğu halde elinde yanmakta olan bir fener taşımaktaydı. Karşıdan gelmekte olan şahıs ile yüz yüze geldiklerinde, kendisini tanıyan bu şahıs, “Bre kör, sen zaten görmüyorsun ki, o fener ne işine yarayacak” demekten kendini alamamıştı. Bu ifade üzerine görme özürlü adamın cevabı düşündürücüydü: “”Feneri kendim için değil, senin gibiler için taşıyorum ki ben onları görmezsem de onlar beni görsün ve böylelikle çarpışmamış olalım. Benim gözüm kör ama senin kalbin körmüş. Yani asıl kör olan ben değilim, sensin.”

“Gönül gözü görmeyen,
Can gözünü neylesin”

demişler ya; hikayede de bu açıkça görülüyor. Denilebilir ki tüm olaylara ve tüm insanlara, sadece sahip olduğumuz vücut gözüyle bakıyor ve maneviyata karşı aslında kör olan bu gözlerle ya gerçekleri göremiyor ya da enteresan yanılgılar içerisine düşüyoruz.

Her insan iç dünyasında koca bir kainat barındırır. Ancak hiç kimse diğer kimselerin iç dünyasını yeterince görüp bilemez. Bunun iki temel sebebi vardır ki birisi başkalarının gönül kapılarını çalmamamız, diğeri ise çalanlara gönül kapımızı aralamamamızdır. Eğer çevremizde bulunanların gönül kapılarını çalmakta ihmalkar olmayıp ve hatta biraz da ısrarcı olabilseydik sevgili Yunus’un,

“Hakk bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur”

dediği gibi hayran olmayacağımız bir insan kalmazdı. Böylelikle yine Yunus’un,

“Yunus Emre der: Hoca,
İstersen bin var hacca,
Hepsinden iyice,
Bir gönüle girmektir.”

dizelerinde ifade ettiği şekilde en makbul ibadetlerden birisini de ifa etmiş olurduk.

Eğer girebilseydik karşımızdakinin gönül kapısından, dert ortağı olurduk onunla, dertleri paylaşır, paylaştıkça azaltırdık ve sevgileri paylaşır, paylaştıkça çoğaltırdık. Kırık kalplere derman olabilirdik belki. Belki onarabilirdik yıkılıp harap olmuş gönülleri. Böylelikle belki bizim gönüllerimiz de mutmain olurdu. Şairin

“Gönüller Kabe’dir, gir eyle tavaf,
Gönül alanların gönlü şad olur”

dediği gibi.

Zaten gerçek dostlukların kurulması da gönül ziyaretleriyle başlamıyor mu? İnsanların birbirlerinin gönüllerinde kurdukları sevgi köşkleriyle perçinleşmiyor mu gerçek dostluklar? Bu noktada yine sevgili Yunus Emre’nin,

“Ben gelmedim davi için,
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim.”

dizeleri geliyor hatırlara.

Birbirimize gönül ziyaretlerinde bulunmadığımız gibi zaman zaman tam tersini yapıp anlayıp dinlemeden kırmaktayız gönülleri. “Ben kainata sığmam ama insanın kalbine sığarım” diyen Yüce Allah’ın harab ederiz o güzel mekanını. Oysa,

“Kalbini geniş tut sıkma Seyrani,
Rıza-i Bari’den çıkma Seyrani,
Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrani,
Elinden gelirse imaret eyle!”

dizeleriyle Aşık Seyrani bu konularda ne kadar da yerinde ikaz etmiş bizi. Yine şairin halka mal olmuş,

“Şu çeşme güzel çeşme, su içecek tası yok,
Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok.”

dizeleri ne kadar doğru anlatıyor bu durumun vehametini.

Gönül kırmanın ne büyük külfetleri olacağını,

“Eğer gönül kırdın ise,
Bu kıldığın namaz değil.”

dizeleriyle ifade eden Sevgili Yunus, külfetin neden bu kadar büyük olduğunu da yine,

“Gönül Çalap’ın tahtı,
Çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül kırdı ise.”

dizeleriyle açıklıyor bizlere.

Nice düşünürler, şairler, gönül insanları o kadar çok şeyler söylemişler ki gönül için anlatmakla bitmez. Ancak,

“Bilmeyen ne bilsin bizi,
Bilenlere selam olsun.”

misali anlayan için bu kadarı yeter de artar bile.

Hakkın yarattığı her canlıyı sevgiyle kucaklayabilmemiz, karşılaştığımız insanların gönül kapılarını çalabilmemiz, çalanlara gönül kapılarımızı açabilmemiz ve gönül gözü açık insanlar olabilmemiz dileklerimle…

30.01.2009

YAR, DOST, ARKADAŞ, TANIŞ, EL, DÜŞMAN

Çevremizdeki ilgi kurduğumuz ya da kurmadığımız her bir ferdi, farkında olarak ya da olmayarak otomatikmen bir ilgi grubu içerisine yerleştirmiş bulunmaktayız. Bu ilgi gruplarını Yar, Dost, Arkadaş, Tanış, El, Düşman şeklinde sıralamamız mümkündür. Hayattaki her şahıs bize göre bu gruplardan birisi içerisinde mutlaka bulunmak zorundadır. Fakat pek çok insan, çevresinde bulunan şahısları çoğu zaman olması gereken pozisyon grubu içerisinde değil, farklı gruplar içerisinde değerlendirerek yanılgıya düşmektedirler. Özellikle fikir yapıları henüz netleşmemiş olan gençler için bu durum had safhadadır.

Bu itibarla çevremizdeki her bir ferdi hangi grup içerisinde değerlendirmemiz gerektiğine karar verebilme aşamasında, bize göre bu ünvanların özelliklerini kısaca hatırlamakta fayda olduğu inancıyla diyoruz ki;

YAR ya da diğer adıyla SEVGİLİ o kimsedir ki, tüm varlığı ile adeta kendisi için yaşamayıp bizim için yaşar. Bizim yarimiz olan bu kimse her şartta, her yerde ve her zaman, mevcut olan tüm varlığını ve gücünü bir an bile tereddüt etmeden bizim için ve yalnız bizim için kullanır. Öyle ki bizi birinci öncelikli pozisyona koymasının yanı sıra kendisini ikinci öncelikli pozisyona dahi yerleştirmez, onun için ikinci öncelikli pozisyon dahi yoktur. Hatta biz kendisine en büyük düşmanlığı yapsak dahi bu durum değişmez. O, her şeyiyle birlikte yalnız ve yalnız bizim için vardır.

Bu tarif gösterir ki hiç kimsenin sevgilisi yoktur.

DOST ise sevgiliden bir kademe daha düşük bir ünvandır ki bizim dostumuz için birinci öncelikli şahıs bazen kendisi bazen da biz oluruz. Normal durumda birinci öncelikli kendisi olsa bile en küçük bir sıkıntımızı hissettiği anda kendisini ikici plana bırakarak tüm varlığıyla bize destek olmak için elinden gelen her şeyi yapar. Bizden iyilik ya da kötülük görmesi bu durumu asla değiştirmez. Kendisine en büyük kötülükleri yapsak dahi bize karşı olan dostane fikrinde en küçük bir zedelenme olmaz. Gerekiyorsa bizim için gözünü kırpmadan ölüme gider. Biz hiç sormayıp aramazsak dahi bizi daima takip ederek daha huzurlu olabilmemiz için fırsatlar gözetler.

Bu ifadelerden de anlaşılan odur ki insanların tamamına yakınının ömürleri boyunca bir tane bile dostu olmamıştır. Çok az sayıda kimsenin belki bir iki taneyi aşmayacak dostları olabilmiştir.

ARKADAŞ bizimle eşdeğer pozisyondadır. Genel olarak hemen her konuda onunla orta noktada buluşur teraziyi eşit dengeleriz. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” ifadesi de bunu vurgular. Arkadaşımız için birinci öncelikli kendisidir. Sıkıntımız olduğunda yardımcı olurken sıkıntısı olduğunda da bizden yardım talep eder. İyiliğimiz onun gözünde bizim için bir artı, kötülüğümüz ise eksidir. Bizden gördüğü iyilik ve kötülükler bize olan davranışlarını direkt olarak etkiler.

Bu itibarla herkesin az ya da çok belli sayıda bir arkadaş grubu vardır.

TANIŞ, tanışıyor olmaktan öte pek bir ilgimizin bulunmadığı kimsedir ki onunla selamlaşma, bayramlaşma gibi çok genel ilişkiler içinde bulunur bundan öteye pek geçmeyiz. Tanışla iyi ve kötü zamanlarımızı, arkadaşla paylaştığımız şekilde paylaşamayız. Ortak değerlerimiz yok gibidir.

Çevremizde çok sayıda tanışlarımız mevcuttur.

EL ya da YABANCI ise tanışmadığımız kimselerdir ki ne onlar bizim hakkımızda ne de biz onların hakkında bir şey bilmeyiz.

Çevremizde en çok yabancılar bulunmaktadır.

DÜŞMAN bizim iyiliğimizi istemeyen, hakkımızda kötü düşünüp bu düşüncesini fırsat bulunca icraata dönüştürmekten çekinmeyen kimsedir ki bazen diğer gruplar içerisine yerleştirdiğimiz kişilerden de gizli düşmanlarımız çıkabilir.

Bazı kimselerin düşmanları olmadığı gibi bazılarının ise oldukça fazla sayıda düşmanları mevcuttur.

Tüm bu tarifler dikkate alındığında en büyük yanılgıların Dost, Arkadaş ve Tanış grupları arasında yaşanmakta olduğu anlaşılır.

Dost sayısının neredeyse sıfır olması ve Tanış konumundaki kimselerle de neredeyse ilgi kurmuyor olmamız Arkadaş grubunun öneminin hayli fazla olduğunu gösterir. Arkadaş konumuna koyduğumuz ve uzun süre beraberlikler yaşadığımız kimselerle, farkında olmasak dahi ortak bir karakter yapısı oluşturmaktayız. Diğer bir deyişle bizim karakter ve kültür değerlerimizi, bizim de bir ferdi olduğumuz Arkadaş grubumuz belirlemektedir. Bu sebeple sahip olmayı arzu ettiğimiz kişiliğe en yakın karakterlere sahip kimseleri Arkadaş konumuna yerleştirmemiz, istediğimiz bu kişiliği otomatikmen kazanmamızı sağlayacaktır. Bu gerçekçi formül, arkadaş konumuna koyduğumuz kimselerin bizim kişiliğimiz açısından ne derece büyük önem arz ettiğini açıkça gözler önüne serer.

Az sayıda olsa da can Dostlara ve değerli kişilik özellikleri taşıyan geniş Arkadaş çevresine sahip olabilmeniz dileklerimle…

21.11.2008

Okul Önerir, Öğrenci Özenir, Aile Soyulur, Bilin Bakalım Nedir?

Hani tekerleme tarzı bilmeceler olur ya, öyle bir bilmeceyle başladık ve dedik ki: “Okul önerir, öğrenci özenir, aile soyulur”. Cevabı bulmakta zorlandığınızı sanmıyorum; bilmecemizin cevabı “Dersane”.

Dersaneyi neden böyle tarif ettiğimizi izah edebilmek için gelin beraberce bir profil örneği çizelim:

İki öğretmen düşünelim, ikisi de henüz yeni mezun, meslek heyecanıyla işe atılma çabası içerisindeler. Ancak mevcut şartlar hemen önlerine engeller çıkarıyor. Okuldan mezuniyet yetmiyor, Milli Eğitimin okullarında öğretmenlik yapabilmeleri için önlerine yeni sınavlar çıkıyor. Mecburiyet gereği bu sınavlara giren sevgili öğretmenlerimizden birisi yüksek puan alarak Bakanlık kadrosuna girmeye hak kazanıyor ve ülkemizin güzel bir okulunda göreve başlıyor.

Diğer öğretmenimiz ise aldığı düşük puan sebebiyle okullarda öğretmenlik yapmaya hak kazanamadığından ister istemez dersanelerin kapılarını aşındırmaya başlıyor. Ancak rekabete önem veren dersaneler, kaliteli öğretim kadrosu oluşturmayı amaçladıklarından, yeni mezun ve üstelik de okul kadrolarına alınmak için yeterli görülmemiş olan öğretmeni kadrolarına almak istemiyorlar. Öğretmenimiz, bir şekilde, belki de kendi öğrenciliğinde devam etmiş olduğu dersaneyi şartlı olarak ikna edip az bir ücretle burada ders vermeye başlıyor. Ancak ifade ettiğimiz gibi dersane, öğretmeni belli şartlarla kabul ediyor. Bu şartlardan birisi de kısa bir sürede eksiklerini gidererek kaliteli bir öğretmen haline gelmesi. Daha önce önüne sınav çıkardığı için Milli Eğitime tepki gösteren öğretmen bu defa kendisini süreklilik arz eden bir sınav süreci içerisinde bularak mecburen daha verimli olabilmek için çaba harcamak zorunda kalıyor. Fazlaca ve uzun vadeli çabaları sonucunda okul öğretmeninin seviyesine belki ancak yaklaşabiliyor. Bu aşamada devlet okullarına geçme değerlendirmesi yapmaya başlayan öğretmenimizin önüne bu defa da bu yolu tıkayan başka engeller çıkıyor. Dersaneyle belli süreliğine anlaştığı için yaptığı anlaşma ayrılmasına engel oluyor. Anlaşmada belirlenen süre sonunda ise yaş haddinden dolayı devlet okullarına geçme şansı ortadan kalkıyor. Bunların yanı sıra artık verimli hale gelmiş olan öğretmenin ayrılmasını istemeyen dersanenin buna engel olmak için yaptığı hatırı sayılır maaş zamları sevgili öğretmenimizin maddi imkânlarını devlet okulu öğretmeninin imkânlarının üstüne taşıyınca dersane öğretmenimizin dersaneden ayrılma fikirleri de ortadan kalkıyor. Ve belki de ömür boyu dersane öğretmeni olarak görev yapmaya devam ediyor.

Dersane ve okul öğretmenlerinin verimi kıyaslamasında çoğunlukla durum, verdiğimiz örneğin benzerleri şeklinde olmasına rağmen ne hikmettir ki öğrencilerimizin, okul öğretmenlerimizin ve ailelerimizin çoğu, dersanelerin çok gerekli ve hatta şart olduğuna inanarak dersaneye gidilmesi yönünde büyük çaba harcamaktadırlar. Dersaneler ticari amaç güttüklerinden öğrenci alma gayretlerini anlamak zor değildir. Ancak öğrenci, okul ve ailelerin aynı yöndeki gayretlerine mantık çerçevesi içerisinde anlam verebilmek mümkün değildir.

Söz konusu mantıksız çabayı bu saydığımız gruplar açısından ayrı ayrı değerlendirirsek şu sonuçlara varabiliriz:

Öğrencilerimiz, okul ve ailelerinin dersaneye gönderme mantığı ve gayretlerinin yanı sıra çok sayıda arkadaşlarının da dersaneye gidiyor olmaları sebebiyle dersaneyi çoğunlukla bir özenti olarak tercih etmektedirler. Yani öğrencilerimizin çoğunun gözünde dersane öğrencisi olmak, bir akademik gereklilik olmayıp bir lüks ve özentiden ibarettir.

Aileler ise okul öğretmenlerinin yönlendirmesinin yanı sıra çocuklarını çok enteresan sebeplerle dersaneye göndermekteler. Çocuk daha sonra bizi suçlamasın gibi aklanma psikolojisiyle, evde kalıp haşarılık yapmaktansa dersaneye gitsin mantığıyla, okul durumunun takibini otomatik olarak yaptırabilmek düşüncesiyle, arkadaşları dersaneye giderken çocuğun psikolojisi bozulmasın amacıyla ve daha nice enteresan sebeplerle göndermekteler dersaneye. Ama belki de bunların da üstünde en büyük sebep aileler arası etkileşim olmakta. Özellikle birbirleri arasında yoğun misafir trafiği yaşamakta olan ev hanımlarının fikir paylaşımları konuya önemli ölçüde yön vermekte. Ev hanımları, “Bizim çocuk falan dersaneye gidiyor, ya sizinki?” gibi bir soru karşısında kendilerinde mutlaka bir dersane ismi verebilme mecburiyeti hissetmekteler. Eğer çocukları dersaneye gitmiyorsa böyle bir soru karşısında, hangi mantıkladır bilinmez ama kendilerini adeta aşağılanmış pozisyonda hissediyorlar ne yazık ki.

Okul öğretmenlerine gelince, onların dersaneleri tercihini anlayabilmek gerçekten çok zor. Dersaneleri tercih etmekle “Biz bu işi beceremiyoruz, ancak dersaneler yapabilir” mi demek istiyorlar? Eğer böyle düşünmüyorlarsa ne demek istiyorlar? Çoğu zaman müfredatı suçlayarak kendilerinin müfredat içerisinde hapsolunmuş olduklarını ifade eden öğretmenlerimizin bu düşünceleri büyük ölçüde doğru olabilir. Ancak okul müfredatı dışında eğitim sağlanabilmesinin yolu, ya da tek yolu öğrenci ve aileleri dersanelere yönlendirmek midir? Zaten günlük sekiz saat olması gereken normal mesai sürelerinin önemli bölümü boş olan öğretmenlerimiz, bir ortak kararla ve yine ücretli olarak okul mesaisinin dışında bir zaman dilimi içerisinde, hapsolundukları müfredatın istedikleri şekilde dışına çıkarak, okul bünyesinde kurs düzenleyemezler mi? Bunun için bir engelleri mi var? Engel bir yana fazlasıyla imkânlarla dolular. Bina başta olmak üzere eğitim için gerekli her türlü imkân ve teçhizatın zaten içerisindeler. Böyle bir uygulamayla hem şikâyet ettikleri kendilerinin düşük gelirli olmaları sıkıntısını aşmış, hem temel amaçları ilim olmaktan çok ticaret olan dersanelerin bu amaçlarının önüne geçmiş, hem çok iyi tanıyıp bildikleri öğrencilerine dersanelerden çok daha fazla faydalı olmuş, hem de ticaret amaçlı dersanelerin eline düşmüş olan aileleri bu büyük maddi külfetten önemli oranda kurtarmış olurlar.

Sonuç itibarıyla diyebiliriz ki temelinde ticaret maksatlı kurulmuş ve günümüzde de birinci amaçlarını ticaretin teşkil etmekte olduğu çoğu dersaneler, okulların eğitim kadrolarından daha kaliteli bir kadroya sahip olamamalarının yanı sıra, dersaneye giden nasıl olsa kazanır mantığı güden çoğu öğrenciler için bir boş vermişlik psikolojisi oluşturmaları ve aileler için de sonuçta faydası olamayan büyük bir para tuzağı olmalarından başka hiçbir fonksiyon içermemektedirler. Bu itibarla dersaneler konusunu daha gerçekçi ve ilmî yönüyle değerlendirerek mantıksız ve zararlı dersane seline kapılmaktan kurtulabilmek ve başkalarını da kurtarabilmek dileklerimle…

7.10.2008

DİSLEKSİYE DİKKAT !

DİSLEKSİYE DİKKAT !

Bir vesile ile tanıştığım ve güzel ahlakı sebebiyle ilgimi çeken bir lise öğrencisinin bazı sosyal sorunları olduğunu fark etmiş olmam sonucunda kendisine yardımcı olmak istemiştim. Zaten ilgiye hasret kalmış olduğundan uzattığım ele son derece olumlu cevap vermişti. Her ikimizin gayreti ile öğrencinin sorunları kısa sürede önemli ölçüde çözülmüştü. Öğrencimiz zaman zaman bize de misafir oluyordu.

Okul başarısı iyi olmayan öğrencimizin başarısızlığının sebebini önceleri sosyal sorunlarına bağlamıştım. Fakat sorunları çözülmesine rağmen başarı durumunda iyileşme olmuyordu. Gerek sorularıma verdiği cevaplar, gerekse misafir olduğu zamanlardaki gözlemlerim, ders çalışmaya yeterli zamanı verdiğini göstermekteydi. Ancak buna rağmen sınav sonuçları çok kötüydü. Bu durumun sebebini ısrarla kendisinden dinlemek istememe rağmen dikkate değer bir cevap alamıyordum. Bu sorunu çözebilmek için, sözel bölüm derslerine hiç yatkın olmamama rağmen bir akşam kendisine ders çalıştırmaya kalkıştım. Yeterli gayret ve zamanı vermesine rağmen çalışmanın sonucunun verimsiz olduğunu gördüm. Çok basit ve akılda kolay kalan bazı bilgileri (sözel derslerdeki bilgilerden bahsediyorum, yani Matematik formülü falan değil) defalarca beraberce tekrarlamamıza rağmen birkaç dakika sonra tamamen unutmuş olabiliyordu. Bu durum beni hayrete sevk etmişti. Bir akşam bilgisayar çıktısı halinde, düzgün ve normal büyüklükte yazıyla yazılmış olan ibret verici bir hikayeyi, ders alması ve okuma yeteneğini daha iyi görebilmem amacıyla kendisine okutturdum. Okuma yeteneğinin çok çok kötü olduğunu gördüm. Yavaş okumasına rağmen kelimeleri o kadar yanlış okuyordu ki okuduğu cümlelerin çoğundan bir anlam çıkarabilmek mümkün değildi. Hatta bazı cümleleri defalarca tekrar ettirmeme rağmen hatasız okuması mümkün olmuyordu.

Bu yaşananlar sonucunda anladım ki, başarısızlığının temel iki sebebi vardı: Okuma yeteneğinin bozuk olması ve anlam verilmesi güç olan unutkanlıklar. Kendisiyle yaptığım uzun sohbetler sonucunda bu iki sebebin de kendisinden kaynaklanmadığına inanır oldum; yani kendi elinde olmayan etkenlerdi. Bu durumu araştırmaya karar verdim.

Elde ettiğim kriterlere dayanarak yaptığım araştırma sonucunda beyin yapısıyla ilgili bir öğrenme bozukluğu problemi olan ve nüfusumuzun % 10-15’inde mevcut olan “Disleksi” ile karşılaştım. Disleksinin, araştırma sonucu elde ettiğim belirtilen diğer özelliklerini de öğrenci üzerinde kontrol ettim. Ve neredeyse tüm özelliklerin kendisinde maalesef mevcut olduğunu müşahede eyledim. Sorunun çözümü hakkında ise bir lise öğrencisi için önerilen, bir "Çocuk Psikiyatristi" idi. Sorunu ve çözüm yolunu, en makul şekilde öğrenciyle ve ailesiyle paylaşarak gereğinin yapılması aşamasını kendilerine bıraktım.

Bu olay öğrenciliğimde şahit olduğum başarısız öğrenci karşısındaki öğretmen tepkilerini hatırlattı bana. Bu öğrenciler karşısında asabileşen öğretmenlerin haykırarak söyledikleri “Tembel”, “Geri zekalı”, “Aptal” ifadelerini yeniden duyar gibi oldum. Yıllardır okula gittikleri halde henüz okumayı akıcı şekilde başaramamış öğrencilerin ruhsal ya da bedensel problemleri olup olmadığını hiç araştırmadan az okudukları düşüncesiyle kendilerini çeşitli şekillerde cezalandıran öğretmenler geldi gözümün önüne.

Bu nostaljik hatıralardan sonra günümüz eğitim camiasının durumunu düşündüm. Büyük bir üzüntü duydum. Çünkü çok fazla bir şey değişmemişti. Başarısız öğrencilerle ilgili yine aynı üzücü hatıraların benzerleri yaşanmaktaydı. Oysa bir öğrencinin başarılı olabilmesi için, özel okullar, dersaneler gibi kuruluşlardan daha önce, hiç şüphe yok ki sağlıklı vücut, beyin ve ruh yapısına sahip olması gerekirdi.

Konu üzerinde yaptığım inceleme sonucunda anladım ki ruhsal ya da bedensel problemlerinden dolayı öğrenme zorlukları yaşamakta olan bu önemli orandaki öğrenci grubunun kendileri mevcut problemleri sebebiyle, aileleri konu hakkındaki cehaletleri sebebiyle ve öğretmenleri ise maalesef umursamazlıkları sebebiyle söz konusu öğrenme sorunlarının üstüne gitmemekteydiler. Sonuçta cezayı bir noktadan sonra başarısızlıkları sebebiyle pes etmek zorunda kalan bu problemli öğrenciler çekmekteydiler. Bu kişiler ilmi meslek grupları içerisinde yer alamayıp alt meslek grupları ile hayatlarını idame ettirmek zorunda kalmakta; belki tüccar, belki duvar ustası, belki çiftçi olabilmekteydiler. Bazı mühendis, hakim, öğretmen, doktor gibi meslek adamlarının öğretmeni olmakla gururlanan sevgili öğretmenlerimiz ise aynı zamanda pek çok çoban, çiftçi, hamal gibi meslek adamlarının da öğretmeni olduklarını ne kendileri hatırlamak istemekte ne de birilerinin hatırlatmasına taraftar olmaktaydılar.

Bu konuyu ele almamdaki maksat aile, eğitim kadrosu ve öğrenci gruplarından, haberi olmayanları Disleksi ve benzeri öğrenme bozukluklarının varlığından haberdar etmek ve konu hakkında üzerlerine düşeni yapmaları hususunda duyarlı olmaya davet etmektir. Konuya en yakın, en bilinçli ve en duyarlı olması gereken grup pek tabi ki eğitim kadrosudur. Rehberlik ya da Danışmanlık öğretmenleri başta olmak üzere görevini vicdan mesaisine göre yapmak isteyen tüm öğretmenlerin mesai süresinin 24 saate sığmayacağı aşikardır. Rehberlik branşını yalnızca bol boş zamanları olması maksadıyla tercih edip, görevlerini ifa aşamasında, masaları başında hasta bekleyen Psikologlar gibi davranan; sonra da kendilerini ve başkalarını, yapacak iş yok düşüncesiyle kandırmaya ve kanuni mesailerini dahi ifa etmekten kaçınmaya çalışan sevgili Rehberlik öğretmenlerini vicdan muhasebesi yapmaya davet ediyorum.

Görevlerini hakkıyla ifa etmekte olan tüm öğretmenlerimizi, kullandığım nahoş ithamlardan tenzih ediyor, kendilerine her zaman olduğu gibi bir kez daha saygılarımı arz ediyorum.

Yaş, cinsiyet ve sosyal pozisyonları ne olursa olsun tüm insanlarımızın Disleksi ve benzeri öğrenme bozuklukları karşısında olabilecek en iyi duyarlılığı gösterebilmeleri dileklerimle…