21.12.2017

KAÇ DEFA ÖLÜR İNSAN..?

Yürümekten dolayı hafif yorgun düşmüş haldeyken, yaklaşan namaz vaktini de dikkate alarak yakınlarda bir cami aradı gözüm. Kısa süre sonra aradığıma kavuşmuştum. Namazın ardından, cami avlusuna getirilmiş bulunan cenaze sebebiyle cemaat avluda toplanmaya başladı. Bir yandan da cemaatten bazıları, tabutun yanı başında durmakta olan orta yaşa yakın ve oldukça üzüntülü görünen iki gence başsağlığı dilemekteydi. Başsağlığı ifadelerinden, ölenin, gençlerin babaları olduğu anlaşılmaktaydı. Namaz sonrası cenaze, omuzlarda taşınmak suretiyle cadde boyunca ilerlemeye başladı. Nereye götürüldüğünü bilmediğim halde, cemaatin bir kısmı ile beraber, nedense ben de tabutun ardından yürümeye devam ettim. Bu esnada bir yandan gözüm ölenin çocuklarına ilişmekte, bir yandan da kendi iç dünyamda bazı soru ve cevaplar aramaktaydım. Bu ölüm, ardından yürümekte olduğumuz mevtanın son ölümüydü, bu kesin. Ama acaba kaçıncı ölümü son ölümü olmuştu? Sahi kaç defa ölürdü bir insan..?

Kim öldürmüştü bu adamı; çocukları mı, eşi mi, inandıkları mı, güvendikleri mi, yaşadıkları mı ya da daha başka şeyler mi? Yoksa aklıma gelen ihtimaller bu ölümüne değil de önceki ölümlerine mi sebep olmuştu? En çok neler sebep olurdu insanın ölümüne? Son ölüm mü, yoksa önceki ölümler mi daha zor olurdu? Bu gibi sorularla yoğrulurken,
                “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
                Müşkil şudur ki ölmeden önce ölür kişi.”
dizeleri geldi aklıma. Gerçekten ne kadar da doğru bir ifadeydi. Belki daha çok tasavvufi anlamda nefsi öldürmekten bahsediyordu dizeler. Ancak beden ölümü için de aynı yorum yapılabilirdi.

Belki de en çok yıkılıp heba olan hayaller öldürüyor insanı. Kendisi, ailesi, çocukları için kurduğu hayaller, düşündüğünün tam tersine gerçekleşince yıkılıyor, ölüyor insan. Ayakta kuruduğundan, ölü olduğu halde canlı gözüken ağaca benziyor. Harcanan sayısız emek, zaman ve her türlü imkân heba olup gidiyor ve sonuç olarak da hayal kırıklığından başka bir şey yaşanmıyor çünkü.

Tabutun ardından bu düşüncelerle yürümekteyken, bir de yanımda yürümekte olanları düşündüm. Muhtemelen onlardan birçoğu da ölüydü. Belki çocukları okusun, adam olsun, hâkim, doktor, öğretmen, mühendis olsun diye çırpınırken; umutları suya düşmüş, ölmüşlerdi. Belki daha da kötü, çocukları hiçbir baltaya sap olmazken bunun yanı sıra kumarbaz, yalancı, hırsız, ayyaş olmuşlar ve bu halleriyle öldürmüşlerdi babalarını. Belki de benzeri daha başka sebepler ölümüne sebep olmuştu bu insanların.


Düşüncelere o kadar yoğunlaşmıştım ki, çok yakınımda yürümekte olan bir şahsa, farkında olmadan seri bir hareketle dönerek, adeta bir ölüye bakar gibi bakınca; şahsın “ne oldu ki” dercesine sarf ettiği karşı bakışlarına maruz kaldım. Bu gelişmeyle birlikte, aslında gerçeklerin ta kendisini içeren düşünce âleminden çıkarak, yeniden yalanlar dünyasına geri döndüm… 

5.02.2015

ÜZÜNTÜ

Hiç bir zaman varlığını istemediğimiz, hep kaçmaya çalıştığımız, her zaman bizden uzak olmasını istediğimiz Üzüntü duygusu gerçekten bu kadar olumsuz, zararlı, kötü bir duygu mudur? Gerçekte üzüntü nedir, neden vardır, hayatımıza ne şekilde etki eder hiç düşündük mü?

Rivayetlerde en büyük üzüntüleri Peygamberlerin yaşadıkları ifade edilmektedir. Belki de en büyük üzüntüyü Muhammed Mustafa (SAV) yaşamıştır. Tasavvuf ehli dualarında Allah'tan sıkıntı ve üzüntü istemişlerdir. Bu durumda Yüce Allah'ın en sevgili kullarına verdiği ve en sevgili kulların da dualarında istedikleri üzüntü, korkulacak ve istenmeyecek bir duygu değil, tam tersine arzu edilecek, talep edilecek bir duygu olmalıdır. Konu teferruatıyla incelendiğinde gerçekten bu düşüncenin çok doğru olduğu anlaşılır.

Çünkü takvanın yeri mahzun gönüllerdir. Ruh ancak hüzünle olgunlaşır. En olgun ve en temiz ruhlar en büyük üzüntüleri yaşayanlar olmuştur. Üzüntü ilaca benzer, acıdır ancak şifa verir. Üzüntü sükûnete sebep olur, sükûnet ise ruh ve bedeni huzura kavuşturur. Ruhun en büyük iki düşmanı hiddet ve şehvettir; hiddet ve şehvetin Azrail’i ise üzüntüdür. Üzüntü ne kadar çoksa hiddet ve şehvet o kadar azalır. Temiz suyun bedeni temizlemesine benzer şekilde gözyaşı da ruhu tertemiz yapar. Gözyaşı ne kadar çok olursa ruh o kadar pak olur. Bir bitki nasıl suyla büyüyüp olgunlaşırsa ruh da gözyaşlarıyla olgunlaşır. Çekilen acılar, yaşanan üzüntüler ruhu olgunlaştırarak; daha mantıklı, daha dengeli, daha inançlı kılar insanı. Bir cerrahın operasyonu gibidir üzüntü, önce acı çektirir ama sonrasında tedavi eder. Üzüntü insanın maneviyatını kuvvetlendirerek insanı ibadetin özü olan duaya yönlendirir. Ve üzüntüye maruz kalmış ruhların duası çok daha makbuldür Allah katında.

Yüce Allah üzüntünün hâkim olduğu mekânlarda gizlidir. Mahzun gönüllerdedir Yüce Yaratıcı. Yetimlerin öksüzlerin kalplerinde, özlemle yanıp tutuşanların gönüllerinde, pişmanlıkları sebebiyle hüzne boğulanların duygularındadır. Elinden oyuncağı alınan çocuğun gözyaşlarında, fukaralıkları sebebiyle emellerine ulaşamamışların buğulanan gözlerindedir. Zorluklar karşısında biçare kalmışların mahzuniyetlerindedir Yüce Allah.


Tüm bu değerlendirmeler göstermektedir ki üzüntü, korkulacak ve kaçılacak bir duygu değil, tam tersine aslında yerine göre muhtaç olduğumuz, hem çok değerli, hem de çok gerekli bir duygudur. Hem ruhumuzun doktoru ve hocası, hem dünya sınavımızın önemli bir parçası, hem Yüce Yaratıcımızın bizi unutmadığının ve sevdiğinin bir ispatı, hem de gerekli sabır ve metaneti göstererek ödülü hak edebilmemizin bir fırsatıdır üzüntülerimiz. Bu durumda Yüce Allah'ın yaşamamızı takdir ettiği üzüntüler de bir ceza veya eza değil, bir ilaç ve ihsan niteliğindedir. Bu sebeple de üzüntüler karşısında Allah'a hamd etmek önemli bir kulluk görevimizdir. Yüce Allah'a nihayetsiz hamd-ü senalar olsun...  

29.12.2014

ALEVİLİK


            Her eser, kişi, akım ve benzerleri, kendi kategorileri içerisinde ele alınmak zorundadır. Bir şiir, resim kategorisinde değerlendirilemeyeceği gibi, bir doktor da futbolcu sınıfında değerlendirilemez. Alevilik her şeyden önce bir inanç alkımıdır. Bu sebeple de öncelikle inanç yönünden ele alınmalıdır. Aleviliğin sosyal yönü ikinci etapta değerlendirilmesi gerekirken, tam tersine Alevilik bazı kişi ve kurumlarca yalnızca sosyal yönüyle ele alınmaktadır. Bu durum ise değerlendirmeyi yapanları tamamen yanlış noktaya sürüklemektedir.

            Bilindiği gibi Alevilik, Hz. Ali’nin yolunda gidenlerin oluşturduğu bir dini akım olarak ortaya çıkmış ve ilk etabında Hz. Ali gibi ilmin kapısı olan yüce bir zatın İslami yaşantısına haiz olarak çok mükemmel ve meşru bir inanç yolu olmuştur. Ancak daha sonra Alevilik yolu bozulmalara uğramış, bölünmüş ve kendi içinde dahi farklı inanış ve uygulamalara sahne olmuştur. Günümüz Alevilerinden bir kısmı İslami iman ve ibadet esaslarını büyük ölçüde kabul ederken bir kısmı ise Kur’an-ı Kerim’e dahi ters düşen inanç ve davranışlarla tamamen İslam’ın dışına çıkmıştır.

            Tüm Alevilerin inanç ve ibadetle ilgili ortak bazı uygulamalarına baktığımızda ise İslam’ın temel esaslarına aykırılık teşkil eden önemli farkların mevcut olduğunu görmekteyiz. Bunlardan en çok göze batan ikisi ibadethane ve çalgı anlayışıdır. Gerek Resulullah (SAV) zamanında ve gerekse Hz. Ali döneminde cami dışında bir ibadethane söz konusu olmadığı halde, günümüz Alevileri ibadethane olarak cemevlerini kabul etmektedirler. Yine İslam anlayışında çalgı ve eğlenceye yer verilmemesine rağmen Aleviler saz ve sözü ibadetin bir parçası haline getirmişler ve bu davranışla Kur’an’a ters düşmüşlerdir. Günümüz Aleviliğinin, İslam’ın özüne ve Kur’an’a tezat olan başka birçok uygulamaları da mevcuttur. Bu yanlış uygulamaları bizzatihi Alevilerce hazırlanan kaynaklarda görmek mümkündür. Bu ve benzeri sapkınlıklar, zaman içinde Yüce İslam’da tefrikaya sebep olabilecek çok tehlikeli, yanlış, hata ve günahlardır. Bu itibarla denebilir ki sosyal toplumumuzun bir parçası olan Alevilerin toplumsal yönden hiçbir zararları olmasa bile İslami yönden tehlike arz edebilecek önemli zararlara sebep oldukları açıktır. Bilhassa inanç kültürleri zayıf olan bazı kesimlerin namaz, oruç gibi çok önemli ibadetlerin karşısında saz çalıp eğlenmeyi ibadet zannetmeleri, bu kesimlerden pek çok ferdin Aleviliği tercih ederek yanlış yola yönelmesine sebep olmaktadır.

            Aleviliğin zaman içerisindeki değişimi, hak din olarak nazil olup zamanla bozulan Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerinin durumu gibi olmuştur. Yahudilik ve Hristiyanlık inanışları içerisinde İslam’la bire bir paralellik teşkil eden esasların bulunması, bu dinlerin hak din olarak kabul edilmesi için yeterli olmadığı gibi Alevilik içerisinde İslam’ın özüne uygun uygulamaların var olması da Aleviliğin bozulmadığı anlamına gelmez.


            Bu itibarla Alevilik ve Alevilerle ilgili, gerek ferdi gerekse kurumsal bazda yapılan tüm faaliyetleri, Alevilikteki hata ve yanlışların düzeltilmesi ve Aleviliğin hakiki İslam çizgisine çekilmesi yönünde gerçekleştirmeye çalışmak gerekir. Her şeyden önce, günümüz Aleviliğinin, Hz. Ali zamanındaki Alevilikle uzaktan yakından ilgisinin bulunmadığını ve genel olarak Aleviliğin İslam’ın dışına çıkmış olduğunu net bir şekilde idrak edip, Alevi kardeşlerimize de teferruatlarıyla münasip şekilde anlatmak, Müslümanlar olarak her birimizin görevidir. Yüce Allah bu görevi en iyi şekilde ifa edebilmeyi cümlemize nasib eylesin. 

24.10.2013

YOĞUN BAKIM-SIZLIK


Son yıllarda Sağlık hizmetlerinde her yönden önemli ölçüde iyileşmeler yaşanmaktadır. Gerek prosedürler, gerekse tedavi yöntemleri konusunda büyük rahatlık oluşturacak uygulamalar gerçekleşmiştir. Ancak insanoğlu tabiatı gereği her zaman daha iyisine kavuşabilme beklentisi içerisinde olur. Bu gayet normal ve olması gereken bir ruh halidir.

Daha iyi, daha doğru ve daha güzele ulaşabilmemiz için mevcut durumu çok iyi tahlil etmemiz ve taleplerimizi de o ölçüde makul olarak ortaya koyabilmemiz gerekir. Bu itibarla, son aylarda, yakın akrabalarımızdan ve komşularımızdan bazılarının, hastane Yoğun Bakım Ünitelerinde yaşadıkları olumsuz durumları dikkate alarak, hastanelerin Yoğun Bakım Üniteleriyle ilgili bazı tahliller yapmayı gerekli görüyoruz:

Malum olduğu üzere yoğun bakım ünitelerine hastaların hassas durumları sebebiyle hasta yakını alınmıyor. Bu gayet normal gözüküyor. Ancak gerek yoğun bakımda yattıktan sonra taburcu olan hastalarımızın ifadelerinden, gerekse hasta yakını olarak kendi gözlemlerimizden anlamaktayız ki; yoğun bakım ünitelerinde yatmış olan hastalar, yoğun bakımdan çıktıktan sonra, mevcut hastalıklarının haricinde yoğun bakımda yatmış olmalarından dolayı da ayrıca bir tedavi sürecine ihtiyaç duymaktalar. 

Çünkü bu hastaların yoğun bakımda kolları yatağa bağlanmakta ve hastalar genel olarak sırt üstü yatırılmaktalar. İlk bakışta bu uygulama gerekli ve normal görünmekte ise de haftalar veya aylar boyunca uzun süreli yoğun bakımda kalan hastalar için bu durum hiç de kolay bir süreç olmamaktadır. Hastaların yatağa temas halinde bulunan cilt bölgelerinde cilt gözeneklerinin solunum yapamaması sebebiyle yaralar oluşmakta, ağız yoluyla beslenemeyen hastalarda ağız ve boğaz kuruluğu sebebiyle çeşitli sağlık sorunları baş göstermektedir. Üzerlerine yatmakta oldukları vücut bölgelerinde aşırı ısınma, kaşınma ve çıkan yaralardan dolayı da aynı zamanda ızdırap hissi yaşamaktadırlar. Tüm bu sorunlar, Tıpta korkuyla bakılan enfeksiyon rahatsızlıklarını başlatmakta ve zaten mevcut hastalıklarıyla mücadele halinde olan hastaların sorununu kat kat artırmakta, enfeksiyon hastalıklarının da eklenmesiyle birlikte artık çoğu hastaların vücut dirençlerinin yetersiz kalması sonucunda hayatlarını kaybetmelerine ya da kalıcı sakatlıklarla kaderlerine terk edilmelerine sebep olmaktadır.

Bilinci yerinde olan hastalar için, geçen uzun zaman içerisinde yakınlarıyla görüştürülmemeleri de ayrıca psikolojik bunalım oluşturmaktadır. Yani her türlü hastalığın genel bir devası olarak kabul edilen moral kaynağı, tamamen ortadan kaldırılmaktadır.

Yoğun bakımda hastaların bakımıyla görevli bulunan personelin çoğunda, hastaya karşı olması gereken samimiyet ve merhamet hisleri bulunmamakta; ayrıca bu personel, kendilerinin hasta yakınlarınca takip edilemiyor olmaları sebebiyle de hasta bakım işlemlerinde gerekli hassasiyeti göstermemektedirler. Bir kısım ünitelerde hasta yakınlarına hastayla görüşme imkanı hiç tanınmazken, bir kısmında ise günde yalnızca bir kişinin en fazla birkaç dakika hastayı görebilmesine müsaade edilmektedir. Bu durum, zaten moralsizlik ve yorgunluktan harap ve bitap düşmüş bulunan hasta yakınlarının kafalarında pek çok soru işaretleri oluşturmakta, hastanın ve görevli personelin durumuyla ilgili olumsuz senaryolar üretmelerine sebep olmaktadır. Konuyla ilgili büyük-küçük daha pek çok sorun saymak mümkündür.

Oysa bu sorunların önemli bir bölümünün çözümü hem mümkün hem de kolaydır. İlk etapta Yoğun Bakım Ünitelerinin fiziksel ve inşai yapılarıyla ilgili bazı değişiklikler yapılması gerekir. Yoğun bakım ünitelerine görevli personel haricinde hiç kimsenin alınmaması, hastanın sağlığı açısından şart olduğuna göre; bu durumda yine içeriye görevli haricindeki kimselerin girmesine gerek kalmadan hasta ile yakınının birbirlerini görmesi sağlanabilir. Bu durum sağlık açısından hiçbir mahsur oluşturmamakla beraber, hasta ve yakınları açısından da pek çok fayda da sağlar. Zaten bakım periyotlarında birbirine benzeyen rutin işlemlerin yapılmakta olduğu yoğun bakım hastalarının, zaman zaman özel durumları sebebiyle başkaları tarafından görülmemeleri gerekiyorsa, oluşturulacak görüntü sistemine bu imkan da ilave edilebilir. Görüntü sistemi tesis edilmesi sayesinde, hasta yakınlarının neredeyse her an hastalarını görebiliyor olmaları ve bilinci yerinde olan hastaların da aynı şekilde kendi yakınlarını görebilmeleri, aynı zamanda hastanın çok daha yoğun bir şekilde takibinin sağlanmasının yanı sıra yoğun bakım ünitesi görevlilerinin de otomatik olarak denetlenmesi anlamına gelecektir. Söz konusu görüntü imkanı, fiziksel ve inşai olarak sağlanabileceği gibi, elektronik kamera sistemleri ile de gerçekleştirilebilir. Ya da her iki yöntem beraberce de kullanılabilir. Ayrıca görüntü sistemine belli kıstaslarla ses sistemi, alarm sistemi ve akla gelebilen daha başka sistemler de ilave edilebilir. Eğer hesaplanacak olursa tüm bu iş ve işlemlerin maliyetlerinin çok büyük rakamlara ulaşmadığı da görülecektir.

Bu teknolojik imkanları kullanmanın yanı sıra, en azından bazı hasta yakınlarının, gerekli hijyenik koşulları sağlıyor ve gerekli bilince sahip olmaları şartı ile hastalarına belli ölçüde refakat etmelerine müsaade edilebilir. Nice hasta yakınları, yoğun bakım personelinin taşımaları gereken şartlardan çok daha iyisine sahiptirler ve de çok kısa süre içerisinde ne yapmaları gerektiği hususunda gerekli bilgi ve bilince sahip kılınabilirler.

Yoğun bakım üniteleri, çok uzun süre belki hiç hareket etmeden yatmak zorunda olan hastalarla dolu olduğundan, bu ünitelerde yatak ve benzeri hasta malzemelerinin, yoğun bakım şartlarına uygun seçilmiş olması da zorunlu bir gerekliliktir. Her ne kadar Yönetmelik, Tüzük gibi mevzuatta bu malzemelerin yoğun bakıma özel olması gerektiği ifade edilse de uygulamalarda yoğun bakım yatak ve malzemeleri ile sıradan servis yatak ve malzemeleri arasında fark olmadığını müşahade etmekteyiz. Bu gibi hususların tetkiki amacıyla gerekli denetimlerin zamanında yapılması ve artırılması şarttır.

Hastalar, sayılan bu ve benzeri imkanların kullanılmasının sonucunda, iyileşmenin en önemli şartı olan moral kaynağına sahip olabilecekler, mevcut hastalıklarının yanı sıra daha başka hastalık ve sıkıntılara maruz kalmayacaklar, kısa zamanda iyileşme aşamasını tamamlayacaklardır. Kullanılan bu imkanlar sonucunda Yoğun Bakım hastalarının ölüm oranı da önemli ölçüde azalacaktır. Hasta yakınları ise moralsizlik ve yorgunluktan harap ve bitap düşmüş olmayacaklardır.

Yoğun bakıma ve hatta hastanelere hiçbir zaman ihtiyacınızın olmaması ümidiyle…


18.07.2013

KUR'AN BU MUDUR?


Bir Ramazan’ı daha eda etmekteyiz. Ramazan denilince oruçtan sonra ilk akla gelen Kur’an olmaktadır. Kur’an’ın nazil ayı olan Ramazan’da tüm camilerde mukabeleler okunmakta, tüm Kur’an Kursları daha yoğun faaliyetler içerisinde bulunmaktadır. Kur’an okuma, dinleme, ve ezberine her gün saatler harcanmaktadır. Peki Kur’an ile ilgili gerçekleştirilen bunca faaliyet, Kur’an’ın maksadına uygun mudur?

Tabi burada “Kur’an’ın maksadı nedir?” sorusu çıktı karşımıza. Kur’an’ın nazil olmasındaki amaç, yine Kur’an’da ifade edilmektedir: İbrahim Suresi 52. ayette “İşte bu (Kur'an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir” buyrulmaktadır.

Bu durumda Kur’an’ın gönderilmesindeki amacın gerçekleşmesi için, öncelikle onun anlaşılması gerekeceği aşikardır. Bu husus ise şu ayetlerde açıkça ifade edilmektedir: “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik (Yusuf Suresi 2. ayet)”. “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.) (Fussilet Suresi 44. ayet)”.

Bu ve benzeri ayetlerden, doğru yolu bulmak için önce Kur’an’ı anlamamız gerektiği gerçeğine ulaşmaktayız. Çünkü İslam’ın değişmez anayasası Kur’an’dır. Kur’an’ın anahtarı ise onu anlamaktır. Sosyal yaşantımızı Kur’an’a uydurabilmemiz için ilk şart Kur’an’ın ne dediğini anlayabilmemizdir.

Yapılan uygulamalara bakılınca ya Kur’an’ın Arapça olarak okunduğunu, ya manası bilinmeden ezberlendiğini, ya da bir kitap halinde saklanmakta olduğunu görüyoruz. Oysa gerçek Kur’an ne söz ve ezgidir, ne kitaptır, ne de kitapta bulunan yazılardır. Gerçek Kur’an manadır, doğru yolun gösterildiği soyut hakikatlerdir. Fakat maalesef yapılmakta olan bunca Kur’an çalışmaları içerisinde soyut manaya çoğu zaman hiç değinilmemektedir. Mukabelelerde her gün on yaprak Kur’an okunmasına rağmen, okuyan ve dinleyenlerin, okunan Kur’an’ın bir tek kelimesini dahi anlamadan bu faaliyeti göstermekte olmaları ne kadar vahim bir durumdur. Böyle bir çalışma Kur’an’ın maksadına uygun olabilir mi?

Ashab zamanında Kur’an Hafızlığının çok değerli olması ve hafızlığı öven Hadis-i Şeriflerin mevcut olması, o hafızların, ezberledikleri Kur’an’ın aynı zamanda manasını da anlıyor olmalarındandı. Günümüzde, neredeyse bir Fatiha Suresinin dahi anlamından habersiz olan çoğu hafızların, hafızlığı öven hadislere mazhar olduklarını düşünmek büyük bir cehalet olur.

Kur’an’ın sadece Arapça olarak okunması şuna benzer: Kur’an bir insana benzetilebilir. Nasıl ki bir insan ruh ve bedenden müteşekkildir; ancak insanı gerçek kimliğine sahip kılan ruhtur ve beden ruha ulaşmak için bir araçtır. Kur’an da aynı şekilde madde ve manadan müteşekkildir. Mushaf şekline getirilmiş kitap hali, yazısı ve hangi dilde okunursa okunsun okunduğunda ortaya çıkan sesi ya da ezgisi, Kur’an’ın madde kısımlarıdır. Ancak insanı gerçek anlamda ruhun temsil ettiği gibi Kur’an’ı da gerçek anlamda mana, yani emirler, yasaklar, bildiriler vb. temsil eder. Madde kısmı manaya ulaşmak için sadece bir araçtır. Asıl maksat da manaya ulaşmak olmalıdır.

Bu durumda mana diye tabir ettiğimiz Kur’an’ın gerçek ruhuna ulaşabilmek için, ön adım olarak iki seçeneğimiz vardır: Ya Arapça bilmeli, ya da Kur’an’ın meal veya tefsirlerini okumalıyız. Bu ön adım aşıldıktan sonra da Kur’an’ın ifadeleri üzerinde çok ama çok düşünmeli, bunu yaparken de yaratılmış olan her bir varlıktan feyiz almalıyız. Eğer Kur’an öğretmekle görevli isek tüm bunları uygulattırmalıyız. Aksi halde Kur’an’ı okurken de dinlerken de bilmediğimiz lisanda yazılmış olan bir yabancı dil eserini okumuş ya da dinlemiş oluruz ki bunu yapmak boşa zaman harcamaktan başka bir işimize yaramaz.

Günümüzde teknolojik çalışmalar Kur’an üzerinde çok kıymetli sonuçlar ortaya koymaktadır. Gerek çeşitli amaçlara yönelik bastırılmış olan renkli ve mealli Mushaflarda, gerek üretilmiş olan elektronik cihazlarda ve gerekse internet ortamında, Kur’an’la ilgili istenen her türlü bilgi ve kıyaslamalara ulaşılabilmektedir. Ancak bu imkanların ya da buna benzer şahsi yeteneklerin, Cami, Kur’an Kursu gibi Kur’an’la ilgili çalışmalar yapılmakta olan mekanlarda da geniş kapsamlı olarak kullanılması gerekir. Evlerimiz de dahil olmak üzere her nerede olursa olsun, okunan Kur’an’ın mutlaka akabinde mealinin de üzerinde düşünülerek okunması gerekir. Belki o zaman yapılan çalışmalar Kur’an’ın maksadına uygun olabilecektir.


Yüce Allah Kur’an’ı en iyi şekilde anlayabilmeyi ve Kur’an’ın gösterdiği doğru yol üzerinde yaşayabilmeyi cümlemize nasip eylesin.

24.09.2012

MERKEZİ YAZILI SİSTEMİ



            Çok doğru ve anlamlı bir söz vardır: “Problemi anlamak çözümün yarısıdır” derler. Eğitim sistemimizde zaman içerisinde pek çok değişiklikler yapıldı, yapılmakta. Bağımsız ülke oluşumuzdan itibaren günümüze kadar eğitim sistemimizde yapılan değişikliklere göz atınca zaman zaman geriye dönüşlerin de gerçekleşmiş olduğunu görmekteyiz. Bu durum ise başta kıymet verdiğimiz sözün yeterince uygulamaya sokulamadığını göstermektedir.

            Malum olduğu üzere eğitim sistemimizde büyük-küçük pek çok sorun mevcuttur. Sorunları yeterince keşfetmeden üretilen çözümler ise doğal olarak yetersiz kalmaktadır. Biz burada bu sorunlardan yalnızca önemli bir tanesini keşfetmeye ve çözüm üretmeye çalışacağız. O da şudur:

            Özellikle eğitim düzeyi yeterince gelişmemiş olan doğu ve kırsal bölgelerimizde, öğrencilerimiz, olması gereken yeterli bilgiye sahip olmadıkları halde, okul dahilinde yapılan sıradan ders sınavlarında kendilerine kolay sorular sorulması sebebiyle yüksek notlar almaktadırlar. Bu durumda öğrencilerin yüksek not almaları, hem öğretmenlerin sanki yeterli bilgi ve beceriyi öğrenciye vermişçesine rahat olmalarına, hem de öğrencilerin bu bilgi ve beceriyi kazanmış olduklarını sanmalarına sebep olmaktadır. Hatta bundan da acıklısı şudur ki; okul yönetimleri de gerçekleri çok açık ve net olarak görmekte oldukları halde, gerçeği gizlemekten de öte bu durumu okulun bir başarısı olarak göstermekte ve vaziyetten gayet memnun kalmaktadırlar. Yani belirtilen tarzda davranmayanları tenzih etmek üzere diyebiliriz ki alan razı, satan razı hadisesi gerçekleşmektedir. Ancak burada alanla satan aynı masumiyet derecesine sahip değildir. Birisi görevi kötüye kullanma kanuni suçunu işlerken diğeri ise sahip olduğu saflık ve masumiyetin sonucu olarak, hem bu durumun oluşturduğu rehavetten memnun kalmakta, hem de eğitilme seviyesini yeterli sanmaktadır. Oysa ülke genelinde merkezi sistemle yapılan öğrenci yerleştirmeye yönelik lise veya üniversite sınavlarında bilgi verilmeden not verilmiş olan bu öğrenciler tam anlamıyla hezimete uğramaktadır. Karneleri yıllarca en yüksek notlarla dolu olan, neredeyse her dönem başarı belgeleri alan ve kendilerini adeta dev aynalarında gören bu öğrencilerin bir anda hayalleri yıkılmakta, psikolojileri bozulmaktadır.

            Bu sorun öyle basit bir sorun değildir. Zincirin daha ilk halkalarından itibaren kopukluklara ve öğrenci kitleleri arasında kapatılamaz uçurumların oluşmasına sebep olan çok önemli bir sorundur. Hakkari’nin dağındaki öğrencilerle İstanbul’un göbeğindeki öğrenciler arasında beyin yapısı itibarıyla fark olmayacağına göre, bu iki kesim arasındaki başarı farkı uçurumuna eğitim sistemimizin bu ve benzeri sorunları sebep olmaktadır. Bu sorunlar sebebiyle belki birileri hak etmeden doktor, mühendis, öğretmen olurken; birileri de aslında bu meslekleri hak ettikleri halde çaycı, satıcı, duvar ustası olmaktadır.

            Ele aldığımız bu sorunun çözümüne gelirsek, günümüz şartlarında çözüm aslında hiç de zor değildir. Yapılması gereken şudur:

            Okul dahilinde yapılan sıradan ders sınavlarının, yani yazılı sınavların, ilk etapta en azından soruları merkezi sistemle sorulmalıdır. Ülke genelinde yazılı ders sınavları eş zamanlı olarak yapılmalı, yani sınav tarih ve saatleri ülkemizin tüm okulları için aynı olmalıdır. Sınav soruları ise merkezi yöntemle hazırlanmış olmalı ve tüm ülke okullarında tam sınavın başlayacağı saatte açıklanmalıdır. Sınav hangi dersten yapılmaktaysa o dersin branş öğretmenine o sınavın salonuna girme yasağı konmalıdır. Farklı sınıfların öğretmenleri, birbirleri yerine salon sorumlu gözetmeni olmalıdır. Öğretmenler, sınıflar ve okullar arasında rekabet ortamı oluşturulmalıdır. Öğrenci, öğretmen, idareci ve okullarda puanlama ve ödül sistemi geliştirilmelidir. İlerleyen zaman içerisinde sistem gittikçe daha da geliştirilerek öğrenci, öğretmen ve okulların ülke genelindeki başarıları ortaya konmalıdır. Böylelikle gerek öğretmenler, gerekse öğrenciler eksikliklerini gizleyememeli ve giderme yoluna gitmek zorunda kalmalıdırlar.

            Bu sisteme geçebilmek için, aslında ilk etapta var olanın haricinde neredeyse hiçbir teknolojik alt yapıya da ihtiyaç yoktur. Çünkü günümüzde her okulda en azından öğrencilerin ders notlarının girilebildiği elektronik sanal ortam (e-okul sistemi) mevcut ve faaldir. Bu sistemin internet düzeni kullanılarak, tüm ülkede aynı anda açılacak sayfalar vasıtasıyla sınav soruları yayınlanabilir. Benzeri başka çözümler bulmak da mümkündür.

            Böyle bir çalışmanın, ülkenin tüm öğrencilerini eşdeğer bir pozisyona sokacağı aşikardır. Sosyal paylaşım siteleri sayesinde, ülkenin her noktasındaki gençler nasıl birbirleriyle bağlantı kurarak ortak uğraşlar içerisinde bulunabiliyorlarsa; bu sistem sayesinde söz konusu ortak ilgiler arasına aynı zamanda herhangi bir okul dersinin herhangi bir sıradan yazılı sınavındaki aynı numaralı soru dahi girebilecektir. “Bugünkü Matematik yazılısının üçüncü sorusunu nasıl yaptınız” gibi bir soruyu bütün ülke gençleri aynı anda ve doğru olarak anlayacak ve çok geniş çaplı bir fikir paylaşım ortamı açabileceklerdir. Hiçbir öğrenci, kendisinin diğer öğrencilerden daha düşük seviyede eğitime sahip olduğunu düşünmeyecek, psikolojik çöküntüye sebep olabilecek böyle bir mahcubiyet ve mağduriyet duygusuna kapılmayacaktır. Bu sayede öğretmenler de kendi eksikliklerini gidermek ve öğrencilerine olması gereken eğitimi vermek zorunda kalacaklardır. Okullar arasındaki kalite farkı da yok denecek kadar azalmış olacaktır.

            Öğrencilerimizin eşit kalitede eğitim alabilmesini sağlayan ve her aşamada sahip oldukları eğitim seviyelerini ülke ve hatta dünya ortalamasına oranla gözler önüne seren gerçekçi eğitim sistemine kavuşabilmemizi ümit ve temenni ediyorum.


6.06.2012

KIRK YAŞ


Çocukluk ve gençlik yıllarımda zaman zaman büyüklerimin kırk yaşına ulaştıklarını söylediklerine şahit olur ve bu yaşa ulaşanların artık neredeyse ihtiyarladıklarını düşünürdüm. Bugün 6 Haziran 2012 ve ben kırk yaşımı tamamladım. Ancak geçmişte başkaları hakkında sahip olduğum bu fikirlerimi kendime yakıştıramıyorum. Fakat bana geçmişte abi diye hitap eden küçüklerimin bu hitapları, yerini amca ve dayı hitaplarına bıraktıkça, günümüz gençlerinin de kırk yaş hakkında, geçmişte benim düşündüğüm gibi düşünmekte olduklarını anlayabilmekte ve her ne kadar kendime yakıştıramasam da bu düşünceleri sebebiyle onlara hak vermekteyim.

İnsan hayatında belli dönemlerin ve yaşların elbette özel önemleri vardır. Okul döneminin başlangıcı olan 6-7 yaşları, ergenlik dönemi başlangıcı olan 9-16 yaşları arası, bedeni olgunluk yaşı kabul edilen 23 yaşı, akli olgunluk ve cennet yaşı kabul edilen 33 yaşı insanların özel önem arz eden yaşlarıdır. Fakat 40 yaşının tüm bu yaşlardan daha fazla önem arz ettiğini söylemek çok da yanlış olmaz. Çünkü 40 yaş Ruhi Olgunluk yaşıdır. İnsan için asıl önemli olan da zaten ruhi olgunluktur.

Kırk yaşının Ruhi Olgunluk yaşı olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü bu, insanın mimarı olan yaratıcının sözleriyle sabittir. Kur’an-ı Kerim Ahkaf Suresinin 15. ayetinde “Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım” buyrulmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed (SAV)’e kırk yaşında peygamberlik verilmesi ve rivayetlere göre peygamberlerin birçoğunun da kırk yaşından sonra peygamber olması, kırk yaşının olgunluk sınırı olduğunun farklı ispatları niteliğindedir.

Kırk yaş sınırı sadece ruhi olgunlukla önem kazanmamaktadır. Sosyal, kültürel, psikolojik, dini, tıbbi gibi hayata dair akla gelebilecek hemen her yönden, gerek kadın gerekse erkek açısından kırk yaşının bir dönemeç noktası oluşturduğunda tereddüt yoktur. Sosyal hayatımızda zaman zaman duymakta olduğumuz kırk yaş gerçekleri, kırk yaş korkusu, kırk yaş erkeği, kırk yaş kadını, kırk yaş sendromu, kırk yaş duası, kırk yaş ilişkileri, kırk yaş muhasebesi, kırk yaş mağduru, kırk yaş bunalımı, kırkına merdiven dayamak, kırkını aşmak gibi ifadeler de bu durumun bir ispatı niteliğindedir.

Şiirlere, şarkılara konu olan kırk yaş, bir tepeye çıkış ile tepeden inişin ara noktası yani tepenin üzeri gibidir. Bundan dolayı pek çokları tarafından yolun yarısı olarak nitelendirilse de bahsettiğimiz tepenin çıkışı ile inişi aynı mesafe olmayabilir. Zira otuz beş yaşını yolun yarısı olarak kabul eden şairimiz, belirttiği bu rakamı dahi ikiye katlayamamıştır. Ancak kırk yaşının yolun yarısı olup olmayacağı bilinmese de tepenin tam üzeri olduğu kesindir.

Tepenin öteki tarafının olgunluk süreci olması sebebiyle, kırk yaşına, dış dünyadan sıyrılıp kendi özünüze dönüş sürecimizin başladığı bir sınır anlayışıyla bakabiliriz. Kırk yaş, birçok şeyin bittiği bir dönem değil, aksine bir başlangıçtır. Gençlikte yapılan hatalar sonucunda elde edilen tecrübelerin hasat zamanıdır. Mantıksız ve asabi düşünce ve davranışların, yerini merhamet ve insanlığa bırakmaya başladığı yaştır. Bu sebeple kırk yaşına üzüntü, endişe ve korkuyla değil, tam tersine “Hayat kırk yaşında başlar” anlayışıyla bakmak gerekir. Kırk yaş, tebrik ve takdir edilme yaşı olarak görülmelidir.

Bu vesilelerle ben de kırk yaş ve sonrasını, yani Ruhi Olgunluk dönemini yaşamakta olan tüm kardeşlerimizi tebrik ediyor, kendilerine huzur dolu nice yıllar diliyorum.