18.06.2009

BİR ADIM GERİYE MARŞ

Yıl 1996, aylardan Mart. Yedek Subay olarak yapacak olduğum askerliğimin dört aylık öğrencilik dönemini tamamlamış ve dağıtım iznimi de kullanmıştım. Yedek subaylığa fiilen başlayacağım yer olan Şırnak Silopi’ye gitmek için memleketten yola çıkmak üzereydim ki memleketimiz dışında ikamet eden ve izin kullanmak için memlekette bulunan yakın akrabamızdan bir büyüğümüzle karşılaşmış ve kendisiyle askerlik üzerine kısa bir muhabbette bulunmuştuk. Muhabbetin bir yerinde “Usta birliğinde belki Çavuş da olabilirsin” ifadesini kullanmıştı. Belli ki uzakta bulunması, hakkımızda yeterli bilgiye sahip olamamasına sebep olmuştu. Ancak çok değerli kişiliğe ve nezakete sahip olması sebebiyle ifadesi üzerine bir düzeltme yapmayı uygun bulmamış ve “Nasip, kısmet” diyerek geçiştirmiştim. Söz konusu büyüğümüz bir süre sonra yanlış ifadesinin farkına varmış geride bıraktığım aileme hadiseyi anlatarak bir noktada aslında hiç de incinmemiş olan gönlümü almaya çalışmıştı.

Tabi bundan sonra bu tür hatıralar yaşanmayacak, yaşansa bile büyüğümüzün kullandığı buna benzer ifadeler artık yanlış ve isabetsiz olmayacak, tam tersine tam isabet sağlanmış olacak. Çünkü Yüksek Adalet (!) gereği askerlik “Tek Tip” modeline dönüşüyor. Yedek subaylık ve kısa dönemler hayal oluyor. Daha kestirme bir ifadeyle ilmî değerlere bir darbe daha vuruluyor.

Ülkemizde bugüne kadar ilme zaten hiçbir değer verilmiyordu. Tahsil süresi çok uzun olan eğitim sistemimizde, son yıllarda, hangi mantıkla yapıldığı dahi anlaşılmayacak şekilde bu süre daha da uzatıldı. Fertler en değerli ve verimli olması gereken yıllarını öğrencilikle geçirmekteler. Kısa yoldan hayata atılanlar genç yaşta iş-güç, mal-mülk, ev-bark, çoluk-çocuk sahibi olurlarken, tahsil yolunu tercih edenler hayatlarının en güzel zamanlarını bu yolda harcamakta, eğitim süreleri boyunca sürekli tüketici konumunda bulunmakta, bu süre boyunca sosyal bir düzen kuramamakta, iş garantilerinin sıfır olmasının büyük stresini yaşamaktadırlar. Kısa yoldan hayata atılanlar ekmeklerini taştan çıkarırlarken, tahsil yapanlar ise ilmin manevi itibarı sebebiyle her karşılaştıkları işi yapamamaktadırlar. Bin bir zahmetle buldukları işte ise büyük çaplı sorumlulukları üstlenirlerken düşük kazançlara layık görülmekte ve böylelikle zaten yok denecek kadar düşük olan saygınlıkları daha da zedelenmektedir.

İş dünyalarında çoğu zaman kariyersiz insanların güdümüne girmek zorunda kalan söz konusu mühendisler, doktorlar, öğretmenler ve benzeri nice lisans düzeyi meslek adamları, bundan sonra artık vatanî görevleri esnasında da belki de eğitilmişlikten son derece yoksun kalmış kişilerin güdümüne girecekler ve bu uygulama “Tek Tip Askerlik Adaleti (!)” sebebiyle gerçekleştirilmiş olacak. Bugüne kadar eğitimi sevdirme ve eğitime yönlendirme amaçlarıyla uyguladığımız yöntemlerimizden birisi olan, erkek çocuklarımıza eğitimlerinin sonunda yaşayacakları askerlik uygumla farklılıklarını ifade etme çabalarımız da artık geçersiz bir yöntem haline gelmiş olacak.

Hazin olan şu ki, hem maddi, hem manevi anlamda, gelişmişliğin temel şartı olan ilmî değerlerin, maalesef ayaklar altına alındığı ülkemizde, eğitimin gerçek değerini kavrayabilmiş olan gelişmiş dünya ülkelerini taklit etmekten ve böylelikle onların kölesiymiş gibi yaşamaktan başka çaremiz kalmamaktadır.

26.03.2009

GÖNÜL GÖZÜMÜZ VE GÖNÜL KAPILARIMIZ

Doğuştan görme özürlü olan adam zifiri karanlık bir gece yarısında, özründen dolayı kazanmış olduğu ezbere yol bulabilme yeteneğini kullanarak yürümeye devam ediyordu. Görme derecesi sıfır olduğu halde elinde yanmakta olan bir fener taşımaktaydı. Karşıdan gelmekte olan şahıs ile yüz yüze geldiklerinde, kendisini tanıyan bu şahıs, “Bre kör, sen zaten görmüyorsun ki, o fener ne işine yarayacak” demekten kendini alamamıştı. Bu ifade üzerine görme özürlü adamın cevabı düşündürücüydü: “”Feneri kendim için değil, senin gibiler için taşıyorum ki ben onları görmezsem de onlar beni görsün ve böylelikle çarpışmamış olalım. Benim gözüm kör ama senin kalbin körmüş. Yani asıl kör olan ben değilim, sensin.”

“Gönül gözü görmeyen,
Can gözünü neylesin”

demişler ya; hikayede de bu açıkça görülüyor. Denilebilir ki tüm olaylara ve tüm insanlara, sadece sahip olduğumuz vücut gözüyle bakıyor ve maneviyata karşı aslında kör olan bu gözlerle ya gerçekleri göremiyor ya da enteresan yanılgılar içerisine düşüyoruz.

Her insan iç dünyasında koca bir kainat barındırır. Ancak hiç kimse diğer kimselerin iç dünyasını yeterince görüp bilemez. Bunun iki temel sebebi vardır ki birisi başkalarının gönül kapılarını çalmamamız, diğeri ise çalanlara gönül kapımızı aralamamamızdır. Eğer çevremizde bulunanların gönül kapılarını çalmakta ihmalkar olmayıp ve hatta biraz da ısrarcı olabilseydik sevgili Yunus’un,

“Hakk bir gönül verdi bana,
Ha demeden hayran olur”

dediği gibi hayran olmayacağımız bir insan kalmazdı. Böylelikle yine Yunus’un,

“Yunus Emre der: Hoca,
İstersen bin var hacca,
Hepsinden iyice,
Bir gönüle girmektir.”

dizelerinde ifade ettiği şekilde en makbul ibadetlerden birisini de ifa etmiş olurduk.

Eğer girebilseydik karşımızdakinin gönül kapısından, dert ortağı olurduk onunla, dertleri paylaşır, paylaştıkça azaltırdık ve sevgileri paylaşır, paylaştıkça çoğaltırdık. Kırık kalplere derman olabilirdik belki. Belki onarabilirdik yıkılıp harap olmuş gönülleri. Böylelikle belki bizim gönüllerimiz de mutmain olurdu. Şairin

“Gönüller Kabe’dir, gir eyle tavaf,
Gönül alanların gönlü şad olur”

dediği gibi.

Zaten gerçek dostlukların kurulması da gönül ziyaretleriyle başlamıyor mu? İnsanların birbirlerinin gönüllerinde kurdukları sevgi köşkleriyle perçinleşmiyor mu gerçek dostluklar? Bu noktada yine sevgili Yunus Emre’nin,

“Ben gelmedim davi için,
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim.”

dizeleri geliyor hatırlara.

Birbirimize gönül ziyaretlerinde bulunmadığımız gibi zaman zaman tam tersini yapıp anlayıp dinlemeden kırmaktayız gönülleri. “Ben kainata sığmam ama insanın kalbine sığarım” diyen Yüce Allah’ın harab ederiz o güzel mekanını. Oysa,

“Kalbini geniş tut sıkma Seyrani,
Rıza-i Bari’den çıkma Seyrani,
Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrani,
Elinden gelirse imaret eyle!”

dizeleriyle Aşık Seyrani bu konularda ne kadar da yerinde ikaz etmiş bizi. Yine şairin halka mal olmuş,

“Şu çeşme güzel çeşme, su içecek tası yok,
Kırma insan kalbini, yapacak ustası yok.”

dizeleri ne kadar doğru anlatıyor bu durumun vehametini.

Gönül kırmanın ne büyük külfetleri olacağını,

“Eğer gönül kırdın ise,
Bu kıldığın namaz değil.”

dizeleriyle ifade eden Sevgili Yunus, külfetin neden bu kadar büyük olduğunu da yine,

“Gönül Çalap’ın tahtı,
Çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül kırdı ise.”

dizeleriyle açıklıyor bizlere.

Nice düşünürler, şairler, gönül insanları o kadar çok şeyler söylemişler ki gönül için anlatmakla bitmez. Ancak,

“Bilmeyen ne bilsin bizi,
Bilenlere selam olsun.”

misali anlayan için bu kadarı yeter de artar bile.

Hakkın yarattığı her canlıyı sevgiyle kucaklayabilmemiz, karşılaştığımız insanların gönül kapılarını çalabilmemiz, çalanlara gönül kapılarımızı açabilmemiz ve gönül gözü açık insanlar olabilmemiz dileklerimle…

30.01.2009

YAR, DOST, ARKADAŞ, TANIŞ, EL, DÜŞMAN

Çevremizdeki ilgi kurduğumuz ya da kurmadığımız her bir ferdi, farkında olarak ya da olmayarak otomatikmen bir ilgi grubu içerisine yerleştirmiş bulunmaktayız. Bu ilgi gruplarını Yar, Dost, Arkadaş, Tanış, El, Düşman şeklinde sıralamamız mümkündür. Hayattaki her şahıs bize göre bu gruplardan birisi içerisinde mutlaka bulunmak zorundadır. Fakat pek çok insan, çevresinde bulunan şahısları çoğu zaman olması gereken pozisyon grubu içerisinde değil, farklı gruplar içerisinde değerlendirerek yanılgıya düşmektedirler. Özellikle fikir yapıları henüz netleşmemiş olan gençler için bu durum had safhadadır.

Bu itibarla çevremizdeki her bir ferdi hangi grup içerisinde değerlendirmemiz gerektiğine karar verebilme aşamasında, bize göre bu ünvanların özelliklerini kısaca hatırlamakta fayda olduğu inancıyla diyoruz ki;

YAR ya da diğer adıyla SEVGİLİ o kimsedir ki, tüm varlığı ile adeta kendisi için yaşamayıp bizim için yaşar. Bizim yarimiz olan bu kimse her şartta, her yerde ve her zaman, mevcut olan tüm varlığını ve gücünü bir an bile tereddüt etmeden bizim için ve yalnız bizim için kullanır. Öyle ki bizi birinci öncelikli pozisyona koymasının yanı sıra kendisini ikinci öncelikli pozisyona dahi yerleştirmez, onun için ikinci öncelikli pozisyon dahi yoktur. Hatta biz kendisine en büyük düşmanlığı yapsak dahi bu durum değişmez. O, her şeyiyle birlikte yalnız ve yalnız bizim için vardır.

Bu tarif gösterir ki hiç kimsenin sevgilisi yoktur.

DOST ise sevgiliden bir kademe daha düşük bir ünvandır ki bizim dostumuz için birinci öncelikli şahıs bazen kendisi bazen da biz oluruz. Normal durumda birinci öncelikli kendisi olsa bile en küçük bir sıkıntımızı hissettiği anda kendisini ikici plana bırakarak tüm varlığıyla bize destek olmak için elinden gelen her şeyi yapar. Bizden iyilik ya da kötülük görmesi bu durumu asla değiştirmez. Kendisine en büyük kötülükleri yapsak dahi bize karşı olan dostane fikrinde en küçük bir zedelenme olmaz. Gerekiyorsa bizim için gözünü kırpmadan ölüme gider. Biz hiç sormayıp aramazsak dahi bizi daima takip ederek daha huzurlu olabilmemiz için fırsatlar gözetler.

Bu ifadelerden de anlaşılan odur ki insanların tamamına yakınının ömürleri boyunca bir tane bile dostu olmamıştır. Çok az sayıda kimsenin belki bir iki taneyi aşmayacak dostları olabilmiştir.

ARKADAŞ bizimle eşdeğer pozisyondadır. Genel olarak hemen her konuda onunla orta noktada buluşur teraziyi eşit dengeleriz. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” ifadesi de bunu vurgular. Arkadaşımız için birinci öncelikli kendisidir. Sıkıntımız olduğunda yardımcı olurken sıkıntısı olduğunda da bizden yardım talep eder. İyiliğimiz onun gözünde bizim için bir artı, kötülüğümüz ise eksidir. Bizden gördüğü iyilik ve kötülükler bize olan davranışlarını direkt olarak etkiler.

Bu itibarla herkesin az ya da çok belli sayıda bir arkadaş grubu vardır.

TANIŞ, tanışıyor olmaktan öte pek bir ilgimizin bulunmadığı kimsedir ki onunla selamlaşma, bayramlaşma gibi çok genel ilişkiler içinde bulunur bundan öteye pek geçmeyiz. Tanışla iyi ve kötü zamanlarımızı, arkadaşla paylaştığımız şekilde paylaşamayız. Ortak değerlerimiz yok gibidir.

Çevremizde çok sayıda tanışlarımız mevcuttur.

EL ya da YABANCI ise tanışmadığımız kimselerdir ki ne onlar bizim hakkımızda ne de biz onların hakkında bir şey bilmeyiz.

Çevremizde en çok yabancılar bulunmaktadır.

DÜŞMAN bizim iyiliğimizi istemeyen, hakkımızda kötü düşünüp bu düşüncesini fırsat bulunca icraata dönüştürmekten çekinmeyen kimsedir ki bazen diğer gruplar içerisine yerleştirdiğimiz kişilerden de gizli düşmanlarımız çıkabilir.

Bazı kimselerin düşmanları olmadığı gibi bazılarının ise oldukça fazla sayıda düşmanları mevcuttur.

Tüm bu tarifler dikkate alındığında en büyük yanılgıların Dost, Arkadaş ve Tanış grupları arasında yaşanmakta olduğu anlaşılır.

Dost sayısının neredeyse sıfır olması ve Tanış konumundaki kimselerle de neredeyse ilgi kurmuyor olmamız Arkadaş grubunun öneminin hayli fazla olduğunu gösterir. Arkadaş konumuna koyduğumuz ve uzun süre beraberlikler yaşadığımız kimselerle, farkında olmasak dahi ortak bir karakter yapısı oluşturmaktayız. Diğer bir deyişle bizim karakter ve kültür değerlerimizi, bizim de bir ferdi olduğumuz Arkadaş grubumuz belirlemektedir. Bu sebeple sahip olmayı arzu ettiğimiz kişiliğe en yakın karakterlere sahip kimseleri Arkadaş konumuna yerleştirmemiz, istediğimiz bu kişiliği otomatikmen kazanmamızı sağlayacaktır. Bu gerçekçi formül, arkadaş konumuna koyduğumuz kimselerin bizim kişiliğimiz açısından ne derece büyük önem arz ettiğini açıkça gözler önüne serer.

Az sayıda olsa da can Dostlara ve değerli kişilik özellikleri taşıyan geniş Arkadaş çevresine sahip olabilmeniz dileklerimle…

21.11.2008

Okul Önerir, Öğrenci Özenir, Aile Soyulur, Bilin Bakalım Nedir?

Hani tekerleme tarzı bilmeceler olur ya, öyle bir bilmeceyle başladık ve dedik ki: “Okul önerir, öğrenci özenir, aile soyulur”. Cevabı bulmakta zorlandığınızı sanmıyorum; bilmecemizin cevabı “Dersane”.

Dersaneyi neden böyle tarif ettiğimizi izah edebilmek için gelin beraberce bir profil örneği çizelim:

İki öğretmen düşünelim, ikisi de henüz yeni mezun, meslek heyecanıyla işe atılma çabası içerisindeler. Ancak mevcut şartlar hemen önlerine engeller çıkarıyor. Okuldan mezuniyet yetmiyor, Milli Eğitimin okullarında öğretmenlik yapabilmeleri için önlerine yeni sınavlar çıkıyor. Mecburiyet gereği bu sınavlara giren sevgili öğretmenlerimizden birisi yüksek puan alarak Bakanlık kadrosuna girmeye hak kazanıyor ve ülkemizin güzel bir okulunda göreve başlıyor.

Diğer öğretmenimiz ise aldığı düşük puan sebebiyle okullarda öğretmenlik yapmaya hak kazanamadığından ister istemez dersanelerin kapılarını aşındırmaya başlıyor. Ancak rekabete önem veren dersaneler, kaliteli öğretim kadrosu oluşturmayı amaçladıklarından, yeni mezun ve üstelik de okul kadrolarına alınmak için yeterli görülmemiş olan öğretmeni kadrolarına almak istemiyorlar. Öğretmenimiz, bir şekilde, belki de kendi öğrenciliğinde devam etmiş olduğu dersaneyi şartlı olarak ikna edip az bir ücretle burada ders vermeye başlıyor. Ancak ifade ettiğimiz gibi dersane, öğretmeni belli şartlarla kabul ediyor. Bu şartlardan birisi de kısa bir sürede eksiklerini gidererek kaliteli bir öğretmen haline gelmesi. Daha önce önüne sınav çıkardığı için Milli Eğitime tepki gösteren öğretmen bu defa kendisini süreklilik arz eden bir sınav süreci içerisinde bularak mecburen daha verimli olabilmek için çaba harcamak zorunda kalıyor. Fazlaca ve uzun vadeli çabaları sonucunda okul öğretmeninin seviyesine belki ancak yaklaşabiliyor. Bu aşamada devlet okullarına geçme değerlendirmesi yapmaya başlayan öğretmenimizin önüne bu defa da bu yolu tıkayan başka engeller çıkıyor. Dersaneyle belli süreliğine anlaştığı için yaptığı anlaşma ayrılmasına engel oluyor. Anlaşmada belirlenen süre sonunda ise yaş haddinden dolayı devlet okullarına geçme şansı ortadan kalkıyor. Bunların yanı sıra artık verimli hale gelmiş olan öğretmenin ayrılmasını istemeyen dersanenin buna engel olmak için yaptığı hatırı sayılır maaş zamları sevgili öğretmenimizin maddi imkânlarını devlet okulu öğretmeninin imkânlarının üstüne taşıyınca dersane öğretmenimizin dersaneden ayrılma fikirleri de ortadan kalkıyor. Ve belki de ömür boyu dersane öğretmeni olarak görev yapmaya devam ediyor.

Dersane ve okul öğretmenlerinin verimi kıyaslamasında çoğunlukla durum, verdiğimiz örneğin benzerleri şeklinde olmasına rağmen ne hikmettir ki öğrencilerimizin, okul öğretmenlerimizin ve ailelerimizin çoğu, dersanelerin çok gerekli ve hatta şart olduğuna inanarak dersaneye gidilmesi yönünde büyük çaba harcamaktadırlar. Dersaneler ticari amaç güttüklerinden öğrenci alma gayretlerini anlamak zor değildir. Ancak öğrenci, okul ve ailelerin aynı yöndeki gayretlerine mantık çerçevesi içerisinde anlam verebilmek mümkün değildir.

Söz konusu mantıksız çabayı bu saydığımız gruplar açısından ayrı ayrı değerlendirirsek şu sonuçlara varabiliriz:

Öğrencilerimiz, okul ve ailelerinin dersaneye gönderme mantığı ve gayretlerinin yanı sıra çok sayıda arkadaşlarının da dersaneye gidiyor olmaları sebebiyle dersaneyi çoğunlukla bir özenti olarak tercih etmektedirler. Yani öğrencilerimizin çoğunun gözünde dersane öğrencisi olmak, bir akademik gereklilik olmayıp bir lüks ve özentiden ibarettir.

Aileler ise okul öğretmenlerinin yönlendirmesinin yanı sıra çocuklarını çok enteresan sebeplerle dersaneye göndermekteler. Çocuk daha sonra bizi suçlamasın gibi aklanma psikolojisiyle, evde kalıp haşarılık yapmaktansa dersaneye gitsin mantığıyla, okul durumunun takibini otomatik olarak yaptırabilmek düşüncesiyle, arkadaşları dersaneye giderken çocuğun psikolojisi bozulmasın amacıyla ve daha nice enteresan sebeplerle göndermekteler dersaneye. Ama belki de bunların da üstünde en büyük sebep aileler arası etkileşim olmakta. Özellikle birbirleri arasında yoğun misafir trafiği yaşamakta olan ev hanımlarının fikir paylaşımları konuya önemli ölçüde yön vermekte. Ev hanımları, “Bizim çocuk falan dersaneye gidiyor, ya sizinki?” gibi bir soru karşısında kendilerinde mutlaka bir dersane ismi verebilme mecburiyeti hissetmekteler. Eğer çocukları dersaneye gitmiyorsa böyle bir soru karşısında, hangi mantıkladır bilinmez ama kendilerini adeta aşağılanmış pozisyonda hissediyorlar ne yazık ki.

Okul öğretmenlerine gelince, onların dersaneleri tercihini anlayabilmek gerçekten çok zor. Dersaneleri tercih etmekle “Biz bu işi beceremiyoruz, ancak dersaneler yapabilir” mi demek istiyorlar? Eğer böyle düşünmüyorlarsa ne demek istiyorlar? Çoğu zaman müfredatı suçlayarak kendilerinin müfredat içerisinde hapsolunmuş olduklarını ifade eden öğretmenlerimizin bu düşünceleri büyük ölçüde doğru olabilir. Ancak okul müfredatı dışında eğitim sağlanabilmesinin yolu, ya da tek yolu öğrenci ve aileleri dersanelere yönlendirmek midir? Zaten günlük sekiz saat olması gereken normal mesai sürelerinin önemli bölümü boş olan öğretmenlerimiz, bir ortak kararla ve yine ücretli olarak okul mesaisinin dışında bir zaman dilimi içerisinde, hapsolundukları müfredatın istedikleri şekilde dışına çıkarak, okul bünyesinde kurs düzenleyemezler mi? Bunun için bir engelleri mi var? Engel bir yana fazlasıyla imkânlarla dolular. Bina başta olmak üzere eğitim için gerekli her türlü imkân ve teçhizatın zaten içerisindeler. Böyle bir uygulamayla hem şikâyet ettikleri kendilerinin düşük gelirli olmaları sıkıntısını aşmış, hem temel amaçları ilim olmaktan çok ticaret olan dersanelerin bu amaçlarının önüne geçmiş, hem çok iyi tanıyıp bildikleri öğrencilerine dersanelerden çok daha fazla faydalı olmuş, hem de ticaret amaçlı dersanelerin eline düşmüş olan aileleri bu büyük maddi külfetten önemli oranda kurtarmış olurlar.

Sonuç itibarıyla diyebiliriz ki temelinde ticaret maksatlı kurulmuş ve günümüzde de birinci amaçlarını ticaretin teşkil etmekte olduğu çoğu dersaneler, okulların eğitim kadrolarından daha kaliteli bir kadroya sahip olamamalarının yanı sıra, dersaneye giden nasıl olsa kazanır mantığı güden çoğu öğrenciler için bir boş vermişlik psikolojisi oluşturmaları ve aileler için de sonuçta faydası olamayan büyük bir para tuzağı olmalarından başka hiçbir fonksiyon içermemektedirler. Bu itibarla dersaneler konusunu daha gerçekçi ve ilmî yönüyle değerlendirerek mantıksız ve zararlı dersane seline kapılmaktan kurtulabilmek ve başkalarını da kurtarabilmek dileklerimle…

7.10.2008

DİSLEKSİYE DİKKAT !

DİSLEKSİYE DİKKAT !

Bir vesile ile tanıştığım ve güzel ahlakı sebebiyle ilgimi çeken bir lise öğrencisinin bazı sosyal sorunları olduğunu fark etmiş olmam sonucunda kendisine yardımcı olmak istemiştim. Zaten ilgiye hasret kalmış olduğundan uzattığım ele son derece olumlu cevap vermişti. Her ikimizin gayreti ile öğrencinin sorunları kısa sürede önemli ölçüde çözülmüştü. Öğrencimiz zaman zaman bize de misafir oluyordu.

Okul başarısı iyi olmayan öğrencimizin başarısızlığının sebebini önceleri sosyal sorunlarına bağlamıştım. Fakat sorunları çözülmesine rağmen başarı durumunda iyileşme olmuyordu. Gerek sorularıma verdiği cevaplar, gerekse misafir olduğu zamanlardaki gözlemlerim, ders çalışmaya yeterli zamanı verdiğini göstermekteydi. Ancak buna rağmen sınav sonuçları çok kötüydü. Bu durumun sebebini ısrarla kendisinden dinlemek istememe rağmen dikkate değer bir cevap alamıyordum. Bu sorunu çözebilmek için, sözel bölüm derslerine hiç yatkın olmamama rağmen bir akşam kendisine ders çalıştırmaya kalkıştım. Yeterli gayret ve zamanı vermesine rağmen çalışmanın sonucunun verimsiz olduğunu gördüm. Çok basit ve akılda kolay kalan bazı bilgileri (sözel derslerdeki bilgilerden bahsediyorum, yani Matematik formülü falan değil) defalarca beraberce tekrarlamamıza rağmen birkaç dakika sonra tamamen unutmuş olabiliyordu. Bu durum beni hayrete sevk etmişti. Bir akşam bilgisayar çıktısı halinde, düzgün ve normal büyüklükte yazıyla yazılmış olan ibret verici bir hikayeyi, ders alması ve okuma yeteneğini daha iyi görebilmem amacıyla kendisine okutturdum. Okuma yeteneğinin çok çok kötü olduğunu gördüm. Yavaş okumasına rağmen kelimeleri o kadar yanlış okuyordu ki okuduğu cümlelerin çoğundan bir anlam çıkarabilmek mümkün değildi. Hatta bazı cümleleri defalarca tekrar ettirmeme rağmen hatasız okuması mümkün olmuyordu.

Bu yaşananlar sonucunda anladım ki, başarısızlığının temel iki sebebi vardı: Okuma yeteneğinin bozuk olması ve anlam verilmesi güç olan unutkanlıklar. Kendisiyle yaptığım uzun sohbetler sonucunda bu iki sebebin de kendisinden kaynaklanmadığına inanır oldum; yani kendi elinde olmayan etkenlerdi. Bu durumu araştırmaya karar verdim.

Elde ettiğim kriterlere dayanarak yaptığım araştırma sonucunda beyin yapısıyla ilgili bir öğrenme bozukluğu problemi olan ve nüfusumuzun % 10-15’inde mevcut olan “Disleksi” ile karşılaştım. Disleksinin, araştırma sonucu elde ettiğim belirtilen diğer özelliklerini de öğrenci üzerinde kontrol ettim. Ve neredeyse tüm özelliklerin kendisinde maalesef mevcut olduğunu müşahede eyledim. Sorunun çözümü hakkında ise bir lise öğrencisi için önerilen, bir "Çocuk Psikiyatristi" idi. Sorunu ve çözüm yolunu, en makul şekilde öğrenciyle ve ailesiyle paylaşarak gereğinin yapılması aşamasını kendilerine bıraktım.

Bu olay öğrenciliğimde şahit olduğum başarısız öğrenci karşısındaki öğretmen tepkilerini hatırlattı bana. Bu öğrenciler karşısında asabileşen öğretmenlerin haykırarak söyledikleri “Tembel”, “Geri zekalı”, “Aptal” ifadelerini yeniden duyar gibi oldum. Yıllardır okula gittikleri halde henüz okumayı akıcı şekilde başaramamış öğrencilerin ruhsal ya da bedensel problemleri olup olmadığını hiç araştırmadan az okudukları düşüncesiyle kendilerini çeşitli şekillerde cezalandıran öğretmenler geldi gözümün önüne.

Bu nostaljik hatıralardan sonra günümüz eğitim camiasının durumunu düşündüm. Büyük bir üzüntü duydum. Çünkü çok fazla bir şey değişmemişti. Başarısız öğrencilerle ilgili yine aynı üzücü hatıraların benzerleri yaşanmaktaydı. Oysa bir öğrencinin başarılı olabilmesi için, özel okullar, dersaneler gibi kuruluşlardan daha önce, hiç şüphe yok ki sağlıklı vücut, beyin ve ruh yapısına sahip olması gerekirdi.

Konu üzerinde yaptığım inceleme sonucunda anladım ki ruhsal ya da bedensel problemlerinden dolayı öğrenme zorlukları yaşamakta olan bu önemli orandaki öğrenci grubunun kendileri mevcut problemleri sebebiyle, aileleri konu hakkındaki cehaletleri sebebiyle ve öğretmenleri ise maalesef umursamazlıkları sebebiyle söz konusu öğrenme sorunlarının üstüne gitmemekteydiler. Sonuçta cezayı bir noktadan sonra başarısızlıkları sebebiyle pes etmek zorunda kalan bu problemli öğrenciler çekmekteydiler. Bu kişiler ilmi meslek grupları içerisinde yer alamayıp alt meslek grupları ile hayatlarını idame ettirmek zorunda kalmakta; belki tüccar, belki duvar ustası, belki çiftçi olabilmekteydiler. Bazı mühendis, hakim, öğretmen, doktor gibi meslek adamlarının öğretmeni olmakla gururlanan sevgili öğretmenlerimiz ise aynı zamanda pek çok çoban, çiftçi, hamal gibi meslek adamlarının da öğretmeni olduklarını ne kendileri hatırlamak istemekte ne de birilerinin hatırlatmasına taraftar olmaktaydılar.

Bu konuyu ele almamdaki maksat aile, eğitim kadrosu ve öğrenci gruplarından, haberi olmayanları Disleksi ve benzeri öğrenme bozukluklarının varlığından haberdar etmek ve konu hakkında üzerlerine düşeni yapmaları hususunda duyarlı olmaya davet etmektir. Konuya en yakın, en bilinçli ve en duyarlı olması gereken grup pek tabi ki eğitim kadrosudur. Rehberlik ya da Danışmanlık öğretmenleri başta olmak üzere görevini vicdan mesaisine göre yapmak isteyen tüm öğretmenlerin mesai süresinin 24 saate sığmayacağı aşikardır. Rehberlik branşını yalnızca bol boş zamanları olması maksadıyla tercih edip, görevlerini ifa aşamasında, masaları başında hasta bekleyen Psikologlar gibi davranan; sonra da kendilerini ve başkalarını, yapacak iş yok düşüncesiyle kandırmaya ve kanuni mesailerini dahi ifa etmekten kaçınmaya çalışan sevgili Rehberlik öğretmenlerini vicdan muhasebesi yapmaya davet ediyorum.

Görevlerini hakkıyla ifa etmekte olan tüm öğretmenlerimizi, kullandığım nahoş ithamlardan tenzih ediyor, kendilerine her zaman olduğu gibi bir kez daha saygılarımı arz ediyorum.

Yaş, cinsiyet ve sosyal pozisyonları ne olursa olsun tüm insanlarımızın Disleksi ve benzeri öğrenme bozuklukları karşısında olabilecek en iyi duyarlılığı gösterebilmeleri dileklerimle…

22.06.2007











AhmetADANUR grubuna kayıt ol
E-posta:

Bu grubu ziyaret et

16.05.2007

ÇOCUKLARIMIZIN HATALARI KARŞISINDA



ÇOCUKLARIMIZIN HATALARI KARŞISINDA

Bir baba, gece eve sarhoş gelen oğluna attığı tokat sebebiyle oğlunun kafasının cama çarparak boğazının kesilip vefat etmesi üzerine bakın neler söylüyor:

"19 yıl babalık etmeye çalıştığım, Allah'ın bana emaneti,canım, gülüm, hayatım, her şeyim, bir tanem, evladım, güzel oğlum, 3 dakika içinde kollarımın arasında ölüp gitti. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Kapının camı şahdamarını kesmişti. Fıskiye gibi kan fışkırıyordu. Umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu. Oğlum, beni ölmeden öldürüyordu... Günler geçiyor arslanım. Her geçen dakikayı beni sana yaklaştırdığı için seviyorum. Eskiden nasıl üzülürdüm zaman geçiyor, birgün senden ayrılacağım diye. Ama şimdi her şey tersine döndü... Her şeye tahammül edebiliyor insan. Allah böyle bir sabır vermiş kullarına. Ama tahammülü mümkün olmayan bir tek şey var. Senin sevginden mahrum olmak. Bunu hissedememek. İste ölmeden bu öldürüyor insanı..."

Daha pek çok şey söylüyor dertli baba. Ama olaydan ders çıkarabilmek için sanırım bu kadarını aktarmak yeterli. Bazen çocuklarımız çok önemli, çok büyük hatalar yapabiliyorlar şüphesiz. Bizler de hemen hatanın büyüklüğüne göre çok ani tepkiler koyuyoruz ortaya. Ancak bazen bu tepki ve müdahalelerimiz, düşündüğümüz ve beklediğimizin aksine, çok olumsuz ve hatta olayda anlatılanlara benzer şekilde geriye dönüşü dahi imkansız sonuçlar doğuruyor ne yazık ki.

Çocuklarımızın yanlış davranışlar göstermemeleri için, küçük yaştan itibaren yaşına ve yerine göre, onlara ilgili eğitimi vermek gerektiğini; bunun yanısıra gerek eğitim yoksunluğu yüzünden, gerekse onlar için her şey yapılmış olmasına rağmen kendi şahsi hatalarından dolayı, yaptıkları büyük-küçük yanlış davranışları karşısında, her şeye rağmen, bu olaylara sabır ve metanetle yaklaşmak gerektiğini hepimiz biliriz. Ancak olaylar bazen bizi ya çileden çıkarır, etrafımıza öfkeler savururuz; ya da psikolojik olarak bizi yıkar, kabuğumuza çekilir, büyük üzüntülerle baş başa kalırız. Oysa çocuklarımızın her türlü hataları karşısında, olayları biraz daha farklı bir felsefeyle değerlendirebilsek, gerek öfkeli davranışlarımızdan, gerekse psikolojik çöküntülerimizden kurtulabilmemiz hiç de zor olmayacaktır. Şöyle ki:

1- Çocuklarımızın yanlış davranışlardan dolayı şikayet etmek yerine, yanlış davranışlar gösterseler dahi onların, Yüce Allah’ın bize olan ihsanı, hediyesi ve emaneti olduklarını daima hatırda tutarak yaradanımıza sürekli şükür etmeliyiz. Çocuklarımızın var olmayıp yanlış davranışlar göstermemelerini mi, yoksa yanlış davranışlar gösterecek olmalarına rağmen var olmalarını mı tercih ederiz.

2- Çocuklarımızın yanlış davranışları karşısında, bu durumun düzelmesi için Yüce Allah (C.C)’ya yalvarır ve böylece “Duanız olmasaydı Rabb’im size değer verir miydi?... (Furkan-77)” ayet-i kerimesi itibarıyla Yüce Allah katında değerli bir kul haline gelmiş oluruz. Yani çocukların bu davranışları vesilesiyle Allah katında, Allah’ın değer verdiği salih bir kul konumuna en azından bir adım daha yaklaşmış oluruz.

3- Çocuklarımızın yanlış davranışlarıyla meşgul olduğumuz sürece dünyevi ve gereksiz duygulardan belli ölçüde uzaklaşacağımız için, kendimizi manevi ortam içerisinde bulur; bu sayede nefs-i emarenin kötü emellerinden az da olsa uzaklaşmış ve manevi olgunluğun gereklerini daha iyi bir şekilde yaşamış oluruz.

4- Sıkıntı ve musibetlerin birer sınav olarak verilmekte olduğu yönündeki ayet ve hadislere binaen, çocuklarımızın yanlış davranışlarına karşılık şikayet etmeyip, bu durumun, bir sınav vesilesi olarak Allah tarafından verildiğini düşünerek Allah’a hamd etmeliyiz. Çünkü maruz kaldığımız durum, Yüce Allah’ın bizi bir kul olarak kabul ettiğinin de ispatı olur ki, kul olarak kabul etmemiş olsaydı belki bize hiçbir sıkıntı vermez ve bu ayet ve hadislere de mahzar eylemezdi. Ayrıca kul olarak kabul edilmemizin yanı sıra, Yüce Allah’ın bize çok daha kötü sıkıntılar vermek yerine, belki canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızdan gelen sıkıntıları yaşamamızı, ve böylelikle söz konusu sıkıntılara daha güçlü bir şekilde tahammül gösterebilmemizi takdir etmiş olması da, hiç şüphesiz ki çok daha fazla şükürleri gerektiren bir durumdur.

5- Zaman zaman çocuklarımızın yanlış davranışlarını zapt etmek gayretinde tek başımıza yetersiz kalacağımızdan eşimizden, akrabamızdan ya da daha başka kişilerden de çeşitli şekillerde yardımlarını isteriz. Bu sayede, insanlarla dayanışmamızı artırdığımız gibi, gerek biz ve gerekse çocuklarımız, söz konusu kişilerin dualarını da almış oluruz.

6- Çocuklarımız, yapılan tüm dualardan inşallah az ya da çok nasiplenmiş olacaklarından, normal zamanda yapılan duadan çok daha ihtiyatlı olarak yapılmış olan bu dualar sayesinde, dünyada ve ahirette çok daha güzel yaşantılara nail olabilirler.

7- Çocuklarımızın, özellikle biz ebeveynlerine karşı yanlış davranışlarda bulunmaları, bizim varlığımızı ciddiye almış olduklarını gösterir. Yani kendilerini, bizi muhatap almak zorunda hissetmekte, diğer bir deyişle, kötü tarzda iletişim kursalar dahi sonuçta bizi önemsemiş olmaktadırlar. Ayrıca başkalarına karşı yanlış davranışta bulunmazken bize karşı bu şekilde davranmaları, bizimle olan samimiyetlerinin bir sonucudur. Diğer bir deyişle nazları bize geçmektedir ki bu da bizi, göstermeseler dahi seviyor olmaları anlamına gelir.

8- Çocuklarımızın, biz ebeveynlerine bu şekilde davranmaları, onları kendi anladıkları tarzda psikolojik olarak rahatlatmakta ve ruhsal huzura kavuşmalarına yardımcı olmaktadır. Çocuklarımızın bu şekilde bir rahatlığa kavuşmaları bizim sayemizde gerçekleştiğinden bu durumdan mutluluk duymalıyız.

9- Çocuklarımız, mantık ve ahlak yapılarının zamanla değişip gelişecek olmaları sonucunda, ileride, şimdi göstermiş oldukları yanlış davranışları sebebiyle büyük ölçüde pişmanlık yaşayacaklardır. Yaşadıkları bu pişmanlık sayesinde bize, bu dünyada çok büyük bir sevgi bağı ile bağlanacak ve ellerinden geldiğince iyilik yapmaya çalışacak; onlardan önce vefatımız halinde ise hayırlı ve bize çok dua eden evlatlar olacaklardır. Bizim göstereceğimiz büyük sabır ise bu manevi bağların çok daha güçlü olmalarını sağlayacaktır. Eğer onların bugünkü yanlış davranışları olmasaydı, ileride pişmanlık duygusu da yaşamayacaklar ve bu duygunun verdiği engin ruh olgunluğuna da sahip olamayıp belirtilen ölçüde hayırlı evlat düzeyine de ulaşamayacaklardı.

10- Çocuklarımız, yaptıkları yanlış davranışlardan dolayı ileride duyacakları pişmanlıklar sonucunda, hatayı ve pişmanlığı yaşamış insanlar olarak, kendi çocuklarına karşı çok daha geniş ölçüde sabır gösterebilecek ve onlara geniş toleranslar tanıyabileceklerdir. Bugünkü yanlış davranışları olmasaydı, pişmanlık duymayacak ve pişmanlığın sağladığı olgunluğu da yaşamamış olacaklarından kendi çocuklarına da olması gereken sabrı belki gösteremeyeceklerdi.

Görüldüğü gibi çocuklarımızın yanlış davranışları karşısında düştüğümüz durum, hiç de şikayet edilecek bir durum olmamakla birlikte tam aksine Yüce Allah’a tekrar tekrar şükrü gerektiren bir durumdur. “...Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir (Mü’minün-14)” ayet-i kerimesine istinaden yaratılmakta olan her nesne ve olayın, Yüce Allah tarafından en olması gereken ve en güzel şekilde yaratılmış olduğunu idrak ve kabul etmenin bir kulluk borcu olduğunu bir kez daha hatırlamamız gerekir.

“Hoştur bana senden gelen,
Ya hıl’at-ü yahut kefen,
Ya gonca gül yahut diken,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş”

felsefesiyle, İbrahim Hakkı Hazretleri bu durumu ne kadar güzel özetlemiştir. Gelin bizler de bu felsefeyi iyice idrak edelim ve hemen şimdi ellerimizi açıp Yüce Yaradanımıza hamd edelim! Yaptıkları davranış her ne olursa olsun, çocuklarımızın yanlış davranışları karşısında, olması gereken sabır, cesaret, metanet ve sağ duyuya sahip anne ve babalar olmanız dileklerimle...




ZULÜM İÇİNDE ADALET


Gerek hedeflerimiz, gerek hayatın getirdiği sıkıntılar ve gerekse benzeri sebeplerle, hepimiz hayat rüzgarı içerisinde sürüklenmeye devam etmekteyiz. Ancak kısa bir süre için de olsa bu akışın dışına çıkarak olayları şöylece kuşbakışı bir izleyelim istedik. Ve bakın neler ilişti gözümüze:

ZULÜM İÇİNDE ADALET

Özellikle son zamanlarda “Zulüm içinde adalet, adaletsizliktir” felsefesinin fazlaca değer görmekte ve uygulanmakta olduğunu müşahede etmekteyiz. Pek çokları bir atasözü, bir özdeyiş kabul edip hayatlarına yön verme hususunda ilke edinmişler bu sözü ve felsefeyi. Hatta bunun hadis olduğunu sananlar da var ne yazık ki. Aslında bu söz ne bir hadis, ne de bir atasözü. Sadece birilerinin ortaya koyduğu ve pek çoklarının da katıldığı bir görüş.

Bu görüşü açıklayabilmek için Atatürk’le ilgili şu anekdota bir göz atalım: Bağımsızlığımızın yeni elde edilmiş olduğu sıralarda, Atatürk’ün de bulunduğu bir tören esnasında kadının biri ısrarla Atatürk’e yaklaşıp “Kocamın Devlet Demir Yolları’na alınması için siz bu kuruluşa talimat vermiştiniz ama kocamı işe almamışlar” diyerek duruma müdahale etmesini talep eder. Atatürk ise kadının bu sözleri karşısında, “Yani benim önermeme rağmen işe almadılar öyle mi?” der ve etrafındakilere dönerek “Efendiler, işte Cumhuriyet rejiminden beklentimiz bu olmalıdır” diyerek, beklenenin aksine, kurumun yetkililerinin gösterdiği bu davranıştan büyük mutluluk duyduğunu ifade eder. Konumuz olan felsefi görüşe göre, Atatürk’ün buradaki cevabı “Zulüm içinde adalet”, diğer bir deyişle “Adaletsizlik” tir. Yani mevcut ortam zaten adaletsizliklerle dolu olduğundan bu adaletsizlik ortamı içerisinde büyük bir mevkiden, halkın normal hayat şartlarının daha üstünde bir taleple yardım istemek, son derece normal ve haklı bir davranış olarak adaleti talep etmek anlamına gelirken; bu talebin reddedilmesi ise adaletsizliğin ta kendisi olarak kabul edilmektedir.

Daha iyi anlaşılabilmesi için konuyu başka bir basit örnekle izah etmeye çalışacak olursak, bu zihniyete göre çevrenin kirletilmiş olduğu her hangi bir ortama giren bir şahıs bu kirli ortamı daha fazla kirletmeme gayreti gösterecek olursa çok yanlış ve adaletsizce bir davranış göstermiş olmakta, ortam zaten kirli olduğundan kirletmeye devam ettiği takdirde ise çok doğru ve adil bir davranış sergilemiş olmaktadır.

Günümüz sosyal hayatı içerisinde adaletsizlik ve dengesizliklerin had safhaya ulaşmış olması sebebiyle, örneklerle açıklamaya çalıştığımız “Zulüm içinde adalet, adaletsizliktir” felsefesi de bu felsefeyi benimseyenler açısından çok daha geçerli bir hal almıştır. Ancak felsefenin teferruatına inildiğinde sosyal yaşantımızın, bir zulüm ortamı haline gelmesindeki asıl etkenin de bu felsefenin benimsenmesi ve geniş çaplı olarak uygulanması olduğu anlaşılacaktır. Çünkü zulüm içinde adaleti “Adaletsizlik” kabul edenler pek tabidir ki zulüm içinde zulümü de “Adalet” olarak görmektedirler. Yani bu insanlara göre zulüm ortamı içinde zulüm yapmaya devam etmek, normal, mubah, gerekli ve adaletli bir davranıştır.

Aslında hemen hepimiz sosyal yaşantımızın çoğu aşamalarında ve büyük oranda, bu görüşe katılarak ya da katılmadan bu felsefeye destek vermekteyiz. Sosyal hayatımız, Atatürk’le ilgili anekdottaki kadının davranışına benzer şekilde iş ya da iş içi kadro durumu konularında torpil yaptırma gayretlerinden tutun da sosyal hayatın en önemsiz hususlarına varıncaya kadar hemen her aşamada, farkında olarak ya da olmayarak vermekte olduğumuz bu desteğin sayısız örnekleriyle doludur. Zaman gelir gittiğimiz bir hastanede, hemen her türlü işimizi halletmek için bir adamımızı bulmaya çalışırız, üstelik de kendi başımıza rahatça halledebileceğimiz işler olmasına rağmen. Zaman gelir, aynı maksadı paylaşan çok sayıda insanın uzun süre beklemiş oldukları bir halk otobüsüne binebilmek uğruna, adeta savaşırcasına birbirlerini nasıl ite kaka hareket ettiklerini görürüz, ve bu insanlardan biri de biz oluruz maalesef. Bazen insanların işlerini halledebilmek için, medeni bir şekilde sıraya girmiş olduklarını görür, ancak aynı sıranın sonuna geçmeyi kendimize yediremeyip büyük bahane ve gayretlerle öne geçmeye, ya da hiç olmazsa orta yerlerde bir yere girmeye çalışırız veya bu amacımızı gerçekleştirmemize aracı olacak birilerini arar gözümüz çevremizde. Bazen de çok ucuza satılıp kapışılmakta olan bir maldan, tükenmeden alabilmemiz için, müşterileri de satıcıyı da adeta ezer geçeriz, hele de arada çocuklar varsa onları belki görmeyiz bile.

Söz konusu olan zulüm ortamının, bu ve benzeri pek çok davranışımızın bileşkesinden oluştuğu ve bu davranışlarımızın devamıyla birlikte daha da zalimce bir hal almakta olduğu alenice ortadadır. “Zulüm içinde adalet, adaletsizliktir” fikrinin desteklendiği bu davranışlarla aslında sıradan insanları küçümser, ayıplar, aşağılarız da kendimiz büyük gayretler gösteririz onlarla eşdeğer pozisyonda kalmamak, daha farklı ve daha üstte olabilmek uğruna. Onlar bir gariban sınıfı, bir aşağı halk tabakası olur gözümüzde. Oysa en güzel makamlardan birinin, halktan hemen her ferdin yanında, onunla dert ortağı, kader arkadaşı, sırdaş, kardeş olabilecek derecede “Onun gibi” olabilmek olduğunu düşünemeyiz çoğu zaman. Bir Evliya Çelebi gibi, bir Yunus Emre gibi bunu düşünebilenlerin yaşantılarına da göz atmayız ne yazık ki.

“Halk içre bir ayineyim,
Herkes bakar, kendin görür!”

diyen Sevgili Yunus’un bu felsefesine hiç kulak asmayıp, bunun yerine “Zulüm içinde adalet, adaletsizliktir” düşüncesini benimser ve üstelik uygularız anlamadan, dinlemeden. Şairin;

“Harf harf yağdı ilim üzerimizden,
Kimimiz gül olduk kimimiz diken.”

diyerek anlattığı gibi tahsil dahi deva olmaz bu yanlış davranışlarımıza.

Ancak her zaman, her yerde ve her şartta doğruyu bulmanın bir yolu mutlaka olsa gerek. Bu yol herkes için farklı farklı olabilir belki, fakat sonuçta varılacak nokta aynı hedef olacaktır. Belki hemen her olayda kendimizi bir vicdan muhasebesine tabi tutarak, belki kendimizin karşı cenahta olduğumuzu düşünerek, belki düşünürün “Ben edebi edepsizden öğrendim” ifadesiyle anlatmaya çalıştığı şekilde başkalarının yanlış hareketlerinden ders çıkarıp bu çirkin hareketleri yapmayarak, belki de kendimize özgü daha farklı yöntemlerle ulaşabiliriz bu doğru davranış hedeflerine. Ama her şeyin başında iyiye ve doğruya ulaşmayı istemek, arzu etmek ve hedeflemek geldiğini; yanılmak isteyenin yanılmasına hiçbir engelin bulunmadığını; en büyüğünden en küçüğüne kadar hayatta karşılaşılan her bir olayın, çok çok büyük bir sınavın önemli puan değerlerine sahip soruları olduğunu ve bu sınavı düzenleyen tarafından her hangi bir dünyada hiç şüphesiz, mutlaka ve mutlaka değerlendirmeye alınacaklarını; bu sınavın değerlendirmesinde en küçük bir eksik, ihmal ya da hatanın söz konusu olmayacağını ve herkesin elde ettiği puan değerinin karşılığını mutlaka göreceğini asla ve asla unutmamak gerekiyor şüphesiz.

Büyüklü küçüklü milyarlarca dava ile inleyen bu dünyada, gerçek adaletin ne olduğunu iyi idrak etmiş, idrak ettiği ölçüde benimsemiş ve hayatının her bir anında şiar edinmiş; “Zulüm içinde adalet, gerçek adalettir” görüşüne sahip olarak gerçek adalete güç veren; zulüme düşman, adalete dost, gerçek bir “Adil” olmanız dileklerimle...

İNSANCILLIK


Gerek hedeflerimiz, gerek hayatın getirdiği sıkıntılar ve gerekse benzeri sebeplerle, hepimiz hayat rüzgarı içerisinde sürüklenmeye devam etmekteyiz. Ancak kısa bir süre için de olsa bu akışın dışına çıkarak olayları şöylece kuşbakışı bir izleyelim istedik. Ve bakın neler ilişti gözümüze:

İNSANCILLIK

Tüm dünyada sevgi ve hoşgörünün, adeta sembolü haline gelmiş olan Mevlana Hazretleriyle ilgili bir rivayete göre Mevlana’yı uzak diyarlardan bir başka şeyhin talebesi ziyaret eder. Genç talebe cahil, düşüncesiz ve kibirli bir karaktere sahiptir. Mevlana Hazretleri kendisine “Oralarda ne yapar, neyle meşgul olursunuz?” diye sual eder. Talebe, kendi anlayışına göre büyük fedakarlık ve rıza olarak yorumladığı davranışlarını “Ne yapalım bulamayınca sabrediyor, bulunca da yiyoruz.” ifadeleriyle özetler. Ve akabinde bu defa kendisi Mevlana Hazretleri’ne “Ya siz buralarda ne yapar, ne edersiniz?” diye sorar. Mevlana’nın cevabı hem çok düşündürücü, hem de gencin kibirli tavrı karşılığında ders verici niteliktedir: “Bağdat’ın köpekleri de bulamayınca sabretmek zorunda kalıyor, bulunca da yiyorlar. Biz ise bulamayınca sabrediyor, bulunca da dağıtıyoruz.”

Hemen hepimiz şu dünyanın ne kadar da yozlaştığından şikayet eder; gördüğümüz, yaşadığımız olayları anlatır dururuz birbirimize. Hep şikayetçi oluruz ama kimden ve neden şikayet etmekte olduğumuzu detayıyla tespit etmeyiz maalesef. Ya da etmek istemeyiz; kaçınır, korkar, çekiniriz bundan. Sanki insan üstü bir güç var üstümüzde ve bizi o şikayetçi olduğumuz hadiselere maruz bırakmakta. Ancak gerçekler böyle değil tabi. Tüm olayların odak noktasında bizler varız aslında. Toplumun en küçük yapı taşı olan insan var yani.

Şöylece oturup gerçekçi bir şekilde değerlendirsek, insan olarak bizleri farklı kılacak özelliklere sahip olmamız gerektiği sonucuna, zannediyorum hepimiz varabiliriz. Ama çoğu zaman ya da çoğumuz için bu felsefe hiç mi hiç icraata dönüşmez maalesef. Öyle yanlış davranışlarda bulunuruz ki bazen, bu davranışların ardından “İnsanız” diyebileceğimiz iradeyi bulup bulamayacağımız şüpheli hale gelir.

Zaman gelir sıkıntılı olduğu her halinden belli olan bir yabancıyla karşılaşır ama hiç dikkate almadan geçer gideriz yanından. Zaman gelir kendimiz tıka basa yiyip içerken, çöp kutusunun kenarında “Acaba temiz kalmış bir parçacık ekmek var mıdır?” düşüncesiyle gezinmekte olduğu, üzerindeki yırtık-pırtık elbiseleri, yüzünde-gözünde bulunan kir lekeleri gibi pek çok emareden belli olan garibane bir çocuğu görürüz de aynı yerde bir kedi ya da köpeği görmemiz halinde o hayvanlara göstereceğimiz sevgiyi dahi esirgeriz, göstermeyiz o çocuğa; hatta daha da öte biraz uzağından geçeriz kazara üzerindeki kirden bize de bulaşır endişesiyle. Normal zamanda, kendinden çok daha güçlü olan düşmanlarından deliler gibi kaçan bir hayvan, yavrusunu korumak söz konusu olduğunda aynı düşmanlarına o derece direnir ki sanki güçlü olan karşısındaki düşmanı değil de kendisidir. Bir hayvan dahi manevi bir bağı korumak için bu derece takdire şayan bir davranışı sergilerken, kendimizi ondan kat kat üstün, akıllı ve manevi değer sahibi kabul ettiğimiz bizler, yavrumuzu cami avlusuna bırakmaktan ve hatta çok daha kötü davranışlar sergilemekten maalesef çekinmeyiz. Bazen de alay ederiz içimizdeki bir deliyle, onunla alay etmenin aslında onu o halde yaratmayı kimbilir hangi hikmetle takdir etmiş olan Yüceler Yücesi Yaradan’la alay etmek olduğunu düşünemeden.

Bizden daha fazla zayıf veya mağdur durumda olanlara karşı sergilediğimiz bu yanlış davranış örneklerini istenildiği kadar çoğaltmak mümkün. Ancak bir de tersi konumdaki manzaraya bir göz atınca görürüz ki; ne zaman mağdur olan konumunda biz olsak; adaletin, insanlığın, medeniyetin en güzel biçimlerini hemen hatırlar ve yalnızca duygularımızla da olsa şiddetle talep ederiz birilerinden; neden bunların bize sağlanmadığından şikayetçi oluruz hemen.
“Sanma şahım herkesi sen sadıkane yar olur,
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyar olur;“
diyen Kanuni Sultan Süleyman’ın uyarısının önemini daha iyi anlarız. O an belki de dünyanın en adil, en inançlı, en sevgi dolu, en medeni insanı oluruz. Gücümüz olsa ve karşımızda bizim konumumuzda birileri olsa, onlara yardımcı olacağımıza dair neredeyse yemin bile ederiz kendi kendimize.

Hepimiz tüm bu yanlış davranışlarımızın farkındayız ve kendimizi hesaba çekmemiz gerektiğinin de bilincindeyiz aslında. Ancak ne zaman vicdanımız bizi bu konuda zorlayacak olsa ya bir gerekçeyle erteleriz, ya da bir bahane bulur vaz geçeriz kendimizle hesaplaşmaktan; korkarız, kaçarız adeta vicdanımızın sesinden. Acı gerçeklerden kaçar, süslü hayallerle avuturuz kendimizi. Oysa en acı gerçek, en güzel hayalden üstündür tabi ki.

Ne kadar kaçsak da vicdanımızın sesinden, hayatın acı gerçeklerinden kaçamayacağımız malum. Bu acı gerçekleri, tatlı gerçeklere dönüştürmenin vicdan muhasebesinden başka yolu olmadığı da açık. O halde gelin kaçmaktan vaz geçip bir an önce hesaplaşalım ve barışık olalım vicdanımızla. Sevgili Yunus Emre’nin,
“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz.”
şeklinde özetlediği güzel felsefesini düstur edinelim hayatımızda. Ve son mısrasını düşünelim sık sık.

Yılların yaprak misali döküldüğü, sevginin eridiği, insanların öz değerlerini kaybettiği şu vefasız alemde; alnı açık, başı dik, göğsü kabarık bir şekilde, gönül rahatlığı içerisinde “İnsanım” diyebileceğiniz, insanlığını kaybetmemiş nadide kişilerden olmanız dileklerimle...